“Yediğimiz haltları unutalım”

“Sen benim yediğim haltları unut, ben seninkini, devam edelim… Aldatmanın, çok da mühim bir şey olmadığını savunuyorum. Evet, çok acı veren bir şey, belki ilişkinin bitmesi için bir sebep ama ‘namus meselesi’ değil benim için. Hepimiz insanız. Erkek de yapabilir, kadın da. Bu sadece erkelere özgü bir şey değil. Ama işte erkek, jimnastik olarak yapıyor, kadınsa ne yazık ki âşık oluyor. O zaman da geri dönüşü olmuyor...”

‘Ne oluyor?’ demeyin anlatacağım…

Ayşe Arman’ın röportajının devamını beklemek için bu makaleyi bugüne erteledim. Başta belirteyim ki, bazı ifadeleri kullanacağım istemeyerek de olsa. Tüm okurlarımdan bu nedenle özür dilerim.

İnsanlar arasında geçmişten bu güne kadar bir sözleşmeyle gerçekleşen evlilik olgusunun var olduğunu biliyoruz. Ancak bu evlilik olgusu kimilerine göre ‘sadakat isteyen, sorumluluk gerektiren, saygı ve sevgi ifade eden, güven duyulan, namus gibi’ kavramları ifade ederken…

Bazılarına göre ise ‘günübirlik ilişkileri, egolarını tatmin etmeyi, cinsel ihtiyaçlarını gidermeyi, bazen de ruh ikizini, ruh özgürlüğüne kavuşmayı’ ifade ediyor…

İki gündür Ayşe Arman’ın köşesinde, Eren Talu’nun verdiği röportaj yayımlanıyor. (27, 28 Haziran 2010) Bu röportajda yer alan ifadeler ‘ahlaksızlığın’ diz boyu olduğunu gözler önüne seriyor. En başta yazdığım cümleler, tamamen o röportajda geçen ifadelerdir.

“İyi ve kötü günde birbirimize destek olacağımıza…” diye söz veren eşler, nasıl oluyorsa ‘işler tersine gidince’ başlıyorlar ‘yedikleri haltları’ anlatmaya. İşte bunların örneklerinden birine bu röportajda tanık oluyoruz.

Defne Samyeli ile Eren Talu arasındaki 14 yıllık evliliğin son bulmasıyla iki eş arasında bir ‘röportaj yarışı’ başladı. Ayşe Arman’a konuşan Eren Talu, mahremiyet sınırlarını bir hayli zorlamış…

Talu, o röportajı vermek istemesinin nedenini, “Bir de beni dinleyin... Madem rezil olduk, o zaman bari tamamı ortaya dökülsün…”cümleleriyle ifade ediyor. Yani, kendi deyimiyle ortada bir ‘rezillik var’ ve bu rezilliği iyice yaymak için bir röportaj veriliyor.

Talu, “Artık yeter! Ben de kendi açımı anlatmak istiyorum.” diyerek başlıyor ‘açısını’ anlatmaya. Eşinin kendisini, kendisinin de eşini nasıl aldattığını anlatarak ‘mağduru oynamaya’ çalışmış anlaşılan.

Aldatmanın da karşılıklı anlaşmayla ‘meşrulaştırılmaya’ çalışıldığı şu ifadelere bakar mısınız?

“Benim de kaçamaklarım oldu, yurtdışında paralı ilişkiler kurdum ama jimnastik gibiydi, bir şey ifade etmedi. Gel bunu, onlara sayalım, unutalım.” İşte modernitenin yapmak istediği ve yaptığı budur. “Aldatacaksın, ama aldatırken haber vereceksin, o zaman ‘meşru’ olur” mantığı.

Hele bir de kadınları parayla özdeşleştiren zihniyet şu cümleleri sarf ediyor: “Evet para bitince, insanlar gider. Ben bunu da anlıyorum... Ben de kadın olsam yapabilirim böyle bir şeyi. Çünkü gerçekten çok zor şeyler yaşadık.”

Herkes layık olduğuyla imtihan olunur demek herhalde yanlış olmaz. Bu ‘rezilliği’ ortaya çıkaran bir başka ‘rezillik’ de votkaymış! Ne diyor Talu: “Votkanın gözünü seveyim! İki şişe votka içtik, birbirimize her şeyi anlattık. Seviştik de. Ama daha önce dedi ki, “Benden şüpheleniyorsun, al bak telefonuma hiçbir şey yok.” …Bütün mailler, SMS’ler. Karımın çeşitli fotoğraflarını görüyorum, kendi kendine çekmiş, hiç tanımadığım bir adama göndermiş. Beynimden vurulmuşa döndüm…”

Kötülüğü kötülükle sıvamak buna derler. ‘Rezilliği’ ortaya çıkarmak için bir votkanın marifeti hiç akıllara gelmemiş! Votkanın etkisiyle olsa gerek ki “Ben de karıştırdığım haltları anlattım. Ama duygusal bir şeyim olmadı. Benim itiraflarımda aşk yoktu…” deniliyor.

Son olarak, kazanılamayan ‘hastalıklar’ karşısında bütün ‘kirli çarşafların’ ortaya çıkarılması gerektiğine inanılarak, şu cümleler söyleniyor: “Karımı, bir hastalığa yakalanmış olarak kabul ettim, o hastalıkla savaştım... Ama kaybettim. Kazansaydım, kimsenin haberi bile olmayacaktı, ama kaybedince bütün yaşananlar ortalığa döküldü.”

Okur yorumları

Yorum yazdığım için yazar olmadım; yazar olduğum için makalelerime yorumlar yazıldı. Bu düşünce bazı art niyetli yorumcuların mantığını gösteriyor. Okurken ne okuduğunu ve yazarken de ne yazdığını bilmeyen bazı okurlarımız, çeşitli yorumlarda bulunuyorlar. Yazdıklarımıza katılmayabilirsiniz, ‘sizin’ görüşlerinizi yansıtmıyor olabilir; ancak şunu unutmayın ki, aklı başında hiçbir yazar, kendi yazısının altına ‘yorum’ yazacak düşüncesinde olanların seviyesine inmez! Zaten böyleleri yazar olamaz.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir