Yağmur yağarken

Geçen haftayı geride bırakırken şunları yazmıştık: “Ankara’da dün yağan yağmur sonrası iflas eden altyapıyı yazmaya niyetlenmişken, bir anda bundan mahrum kalıyorum. Ve Sayın “halkçı Kemal”in açıklamalarını yazıyorum.”

Geçen haftadan kalan bu haftanın konusunu unutmadan yazalım! “Ya, yazar bey! Sen ne diyorsun, resepsiyon biteli 3 gün oldu.” demeyin çünkü resepsiyonu yazmıyorum. Biliyorum çok sabırsızsınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nu yazacağım diye, beni eleştirmek için can atıyorsunuz ama biraz sabırlı olun ya hu!

Tarihler 28 Ekim Perşembe’yi, saatler ise 20.15’i gösteriyor. Ankara’da yağmur yağıyor. Her taraf ıslanmış, insanlar koşuşturuyor. Bense Mithat Paşa Caddesi’nden aşağıya doğru yürüyorum. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, şemsiyemden sular şırıl şırıl akıyor. Kunduralarımın rengi sokak ışıklarında bir değişik görünüyor.

Çocukluğuma doğru gidiyorum bir an… Çocukluğumuzda “Yağ yağmur yağ, dolu dolu yağ” diye mırıldandığımız geliyor aklıma. Göbeğimizi kaşırken güttüğümüz koyunlar,  sırılsıklam bir halde tuttuğumu, evin çamurlu yolları… O güzellik eskiyen yıllarda kalsın, biz yine Ankara’ya dönelim…

Ayakkabılarıma dolan yağmur suları yavaş yavaş azalıyor. Meğerse pantolonumun paçaları ayakkabımdaki yağmur sularını emiyormuş. Bu hal ile Yüksel Caddesi’ne giriyorum. Caddede kimsecikler yok, ıslanmamak için herkes bir yerlere sığınmış. Sağa sola bakayım derken, Karanfil Sokak tarafında iki âşık, yağmurun tadını çıkarıyor. (Kızarsınız diye ayrıntıya girmiyorum. Malum ya, sokak ortasında özel hayat!)

Ben yoluma devam ediyorum. Kızılay Metrosu’na her girişimde telefonumu kontrol ederim, arayan ya da mesaj gönderen olmuş mu diye. Huyumdur ne yapalım! İyi ki de böyle bir huyum var demeye kalmadan bir mesaj okuyorum, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için Bayrak siparişi var! Hay da! Herkes yağmurdan kaçarken ben doluya yakalanmışım. Bir sağa bir sola derken, açık bir kırtasiye buluyorum. Adımımı attıkça tuhaf tuhaf sesler çıkartan ayakkabılarım ve paçalarından yağmur suları süzülen pantolonumla giriyorum dükkâna.

“Kusura bakmayın kötü vaziyetteyim, 2 adet Bayrak alıp çıkacağım” diyorum. Dükkânda çalışan genç, ters ters baksa da yüzüme, yapacak bir şey yok. “Müşteri veli nimetimizdir” demek zorunda kalıyor, ama diyemiyor. İhtiyacımı halledip ayrılıyorum, hem kırtasiyeden hem de su birikintilerinden zıplaya zıplaya yürüdüğüm Mithat Paşa, Karanfil Sokak ve Yüksel Caddesi’nden. Nihayet metroya varıyorum.

“Gel abi gel, gel abla gel!” diye bağıran şemsiye satıcılarını görüyorum. Elimdeki şemsiyeye rağmen, “Ağabey şemsiye alır mısın?” demez mi? İhtiyacım olmadığını söyleyince, yeni sesler duymaya başlıyorum. Koskoca caddede bir şemsiyeci bağırıp duruyor. “Şemsiye 5 TL, kalmadı, bitti! Yarın da yağmur yağacak” diyerek, hem de hava durumunu sunuyor. Her sattığı şemsiyeden sonra sesi daha da gür çıkıyor.

“Sizden doyum olmaz” dercesine merdivenlerden iniyorum metro istasyonuna. Mertoya girerken yüzünüzü okşayan o sıcaklık yok mu, işte her şeyi unutturuyor! Biletimi kullanıp, metro istasyonunda beklerken, bir taraftan da diğer yolcuları gözlüyorum. “Acaba benim gibi ıslanan var mı?” diye. O ne kelime! Hani hiç kuru olan var mıydı ki. Artık metro geliyor ve koltuklara oturmak için köşe kapmaca başlıyor. Yağmur sularında “banyo yapanlar” oturmamak için köşelere geçip, ayakta bekliyorlar. O akşamki yağmurdan ziyade rögarlardan taşan sular, o insanları nasıl da utandırmıştı!

İnsanların ellerindeki şemsiyelerden damlayan sular, metronun zeminini ıslatmaya yetiyordu. İlerleyen zamanda, dikkatimi gri pantolonunun ıslanan paçaları ve kaşlarından damlayan suyla tiksinen beyefendi çekiyor. Yorgunluğu her halinden belli olan bu beyefendi tam uykuya geçmişti ki, saçlarından burnunun ucuna düşen birkaç damla suyla tiksiniyor. Gözlerini açar açmaz karşısında beni görüyor ve zor da olsa gülümsüyor…

Unutulanlar:  Gözlerinizi kapatırken iyi düşünün ki, çünkü gözlerinizi açtığınız da kimi göreceğiniz hiç belli olmaz!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir