Siyasetteki söylemler nereye kayıyor?

Siyasete yeni katılan veya uzun yıllardan beri varlığını koruyan ama bir türlü istediği yere gelemeyen hemen her parti “yağıp gürleyerek” meydanlara çıkar. Hepsi bir umut rüzgârı estirmeye çalışır. Cumhuriyet, demokrasi, laiklik, halka yakın olma, sosyal devlet anlayışı…vs. Bunların hemen hepsi dillendirilerek yola çıkılır. Özde dillendirilenler, sözde çarpıtılır ve sonra da unutulur gider.

Bir şeyi sevmek ve ona saygı duymak arasındaki farkı kavrayan herkes görecektir ki, bu kavramları ya da değerleri savunmakla yaşamak da farklıdır. Bazen zor durumda kalırsınız onları ‘seviyorum’ dersiniz. Kimi zaman da bunlara ‘saygı duyarım’ deyip, onları sevmek zorunda olmadığınızı anlatmaya çalışırsınız. Bu nedenle çoğu kez, basit söylemlere takılıp, “geleceği” unutabiliyoruz. Unuturken de farkına varamıyoruz. Son günlerde bunları alenen görmek mümkün oldu. Yaklaşan Referandum için liderler meydanlara indi. Ve başladılar “har vurup, harman savurmaya.” Dillerde “biz yaptık, biz ettik, siz gidin, biz yaparız, sen avukatsın, sen de savcı” falan filan…

Liderler meydanlarda uzun süre kalınınca bu umut rüzgârları birer birer etkisini kaybediyor. Siyasetçilere ve onların konuşmalarına bakan herkes, “insanların birbirini sevmesini bir tarafa bırakın; birbirlerine saygıları bile kalmamış” diyor. O konuşmalarda neler göreceksiniz neler… Son günlerdeki Referandum mitinglerini hepimiz yakından takip ediyoruz. O mitinglerde hangi siyasetçi nasıl konuşuyor, bunları da rahatlıkla görüp, analiz edebiliriz.

Kimi zaman “ben güçlüyüm, hitabetim iyidir, sen daha çömezsin” edebiyatı yapılıyor. Bazen de “senin yaşın küçük, ya da büyük, senin boyun uzun ya da kısa, şu kadar boyuyla, Recep Bey, hain, işbirlikçi, Amerikan uşağı, bekâra karı boşamak kolay, alçak, şerefsiz, namert, çirkef, ne sallarsan salla, müfteri, utanmaz, ar damarı çatlamış, ananı al da git, kuyruğuna takılmış gidiyor, yalama oldu, dönekler, bilmem kimin köpeği…” falan filan… (Tam bu satırları kaleme alırken, odamın penceresinden gelen bir bayan sesi kulaklarımda: “şerefsiz…” diye yankılandı. Belli ki telefonla konuşuyordu. Kime dediğini bilmiyorum, ama artık bunları yadırgamıyorum. Çünkü TBMM’de bile bu kelimeleri duyar olduk.)

Yukarıdaki satırlarda da ifade ettiğim gibi “cicim ayları” geride kalınca “gerçekler” gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Eldeki kozlar hem iktidar adına hem de muhalefet adına bitme noktasına yaklaştıkça, siyasetteki söylemler de “sapmaya” başladı. Bazı “fanatikler” de bunlara alkış tutunca “tamam ya, ben doğru yoldayım, baksana alkışlayanım da var” diyorlar. Eşrefi-i mahlûkat olan insanoğlu, bu cümlenin anlamını unutuyor maalesef. Her kim olursa olsun, hiç kimse ağzına geleni söyleme hakkına sahip değildir. Bu hakaret etme özgürlüğü, birer marifet sayılmamalıdır. Ne yazık ki bunları marifet sayanlarımız var.

İnsanların akıllı olmalarını onların neleri nasıl konuştuklarına bakarak değerlendirebilirsiniz. Yani baş, dil ile tartılır.  Tatlı ye, tatlı konuş misali, bunlar tatlı da yeseler “acı” konuşmaya devam ediyorlar. Neyi konuştuğunuzdan ziyade, konuştuklarınızı nasıl telaffuz ediyorsunuz ona bakmak gerekir. Çünkü konuştuklarınız sadece sizi değil herkesi ilgilendiriyor. İlgilendirmekten ziyade, özellikle de siyasetçileri rol model olarak tercih eden bir gençlik var. Sadece gençlikle de bitmiyor, TV ekranlarındaki izler kitlenin bir kısmını da çocuklar oluşturuyor. Kaygan zeminlerde, kaygan modeller oluşturmaktan vazgeçin lütfen!

Unutulanlar: Satranç taşları ellerde, fırsat bekleniyor. Eldeki taşların hepsi “vezir” olmayınca, hareket alanı da daralıyor. Kim hamle yapacak, ne ile yapacak, kaç hamlede mat olur bunu da göreceğiz.  Umarız bular, üslup adabını bozacak hamleler olmaz.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir