Siyasetteki söylemler nereye?

Siyasete yeni katılan veya uzun yıllardan beri varlığını koruyan ama bir türlü istediği yere gelemeyen hemen her parti “yağıp gürleyerek” meydanlara çıkar. Hepsi bir umut rüzgârı estirmeye çalışır. Cumhuriyet, demokrasi, laiklik, halka yakın olma, sosyal devlet anlayışı, mazlumun yanında olmak, zalime karşı durmak…vs. Özde dillendirilenler, sözde çarpıtılır ve sonra da unutulur gider.

Bir şeyi sevmek ve ona saygı duymak arasındaki farkı kavrayan herkes görecektir ki, bu kavramları ya da değerleri savunmakla yaşamak çok daha farklıdır. Bazen zor durumda kalırsınız onları ‘seviyorum’ dersiniz. Kimi zaman da bunlara ‘saygı duyarım’ deyip, onları sevmek zorunda olmadığınızı anlatmaya çalışırsınız.

Parti liderleri meşhur “Salı Grup Toplantılarında” esip gürlüyorlar. Eğer gündemde bir şey yoksa veya “zor durumda” kalınmışsı başlıyorlar hakarete! Ve başladılar “har vurup, harman savurmaya.” Öyle ki TV’lerde haberler +18 uyarı ile verildi! Dillerde “biz yaptık, biz ettik, siz gidin, biz yaparız, sen avukatsın, sen de savcı, sen bedevisin, bilmem sen nesin” falan filan…

Liderler meydanlarda uzun süre kalınca bu umut rüzgârları birer birer etkisini kaybediyor. Siyasetçilere ve onların konuşmalarına bakan herkes, “insanların birbirini sevmesini bir tarafa bırakın; birbirlerine saygıları bile kalmamış” diyor. Seçim meydanları, referandum ortamı, grup konuşmaları, kongreler vb açıklamaların hemen hepsinde “hakaret” içeren kelimeler bulmak mümkün.

Kimi zaman “ben güçlüyüm, hitabetim iyidir, sen daha çömezsin” edebiyatı yapılıyor. Bazen de “senin yaşın küçük, ya da büyük, senin boyun uzun ya da kısa, hain, işbirlikçi, Amerikan uşağı, alçak, şerefsiz, namert, çirkef, ne sallarsan salla, müfteri, utanmaz, ar damarı çatlamış, kuyruğuna takılmış gidiyor, yalama oldu, dönekler,  bedevi…” falan filan…

(Tam bu satırları kaleme alırken, odamın penceresinden gelen bir kadın sesi kulaklarımda: “şerefsiz…” diye yankılandı. Belli ki telefonla konuşuyordu. Kime dediğini bilmiyorum, ama artık bunları yadırgamıyorum. Çünkü TBMM’de bile millete vekillik edenlerde bu kelimeleri duyar olduk.)

Eldeki kozlar hem iktidar adına hem de muhalefet adına bitme noktasına yaklaştıkça, siyasetteki söylemler de “sapmaya” başladı. Bazı “fanatikler” de bunlara alkış tutunca “tamam ya, ben doğru yoldayım, baksana alkışlayanım da var” diyorlar. Eşrefi-i mahlûkat olan insanoğlu, bu cümlenin anlamını unutuyor maalesef. Her kim olursa olsun, hiç kimse ağzına geleni söyleme hakkına sahip değildir. Hele bir de milleti temsil ediyorsanız! Bu hakaret etme özgürlüğü, birer marifet sayılmamalıdır.

Liderler bu söylemleri ile toplumu kutuplaştırıyor. Öyle ki insanlar artık birbirine tahammül edemiyor. O nedenle ufak bir tartışmada büyük kavgalar, yaralanmalar hatta ölümler meydana geliyor. Buna kimsenin hakkı yok. Bakın Obama seçim sonrası yaptığı konuşmada “biz aileyiz” dedi. Türkiye’de “biz aileyiz” diyemiyorsak bunda siyasetçilerin büyük suçu var.

Yani baş, dil ile tartılır.  Tatlı ye, tatlı konuş misali, insanlar tatlı da yeseler “acı” konuşmaya devam ediyor. Neyi konuştuğunuzdan ziyade, konuştuklarınızı nasıl telaffuz ediyorsunuz ona bakmak gerekir. AK Parti Mv. Naci Bostancı güzel bir değerlendirme yaptı ve “Hakaret dili ile bir yere varamayız.”dedi. Evet, hakaretle bir yere varılmaz!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir