Ölüm gerçeği bazı şeyleri yine değiştirmiyor…

Ölümün hak olduğunu bilenler için yaşama veda etmek kolaydır. Ancak yaşamı ölümden daha çok sevenler için hayata veda etmek oldukça zordur. Evet, bizler de birgün toprak olacağız… “Yalan dünyadan” asli mekânımıza göç edip, dünyadaki tarlamızın ürünlerini orada bulacağız…

“Ne ektik dünyada, ne biçeceğiz ahrette?” belki de en önemli soru bu olsa gerek. Nereden geldik, kimdik, nasıl yaşadık, ne olduk ve nereye gideceğiz? Her insanın bu soruları kendine sorması ve bunlara objektif cevaplar vererek bir muhasebe yapması kendisine ayna tutacak bir durumdur. Eğer bizler haddinden fazla anlamlar yüklersek bazı şeylere, sonrasında ondan ayrılmak zor gelir hepimize.

Yaşam da bunlardan biri… Her birimizin ayrı hayalleri, planları, düşünceleri, idealleri, hedefleri, beklentileri vardır. Hangi kelimeyi kullanırsanız kullanın bu böyledir. Farklılıklar ise bunlara giden yolda karşımıza çıkar. Kim, ne için mücadele eder, nasıl yaşar ne şekilde ölür, neyle karşılaşır. “Neyle karşılaşır” kısmına bizler müdahil olamayacağımız gibi bu konuda yorum yapmak da doğru değildir.

Yaşamın hayırlısı gibi ölümün de hayırlısını isteriz hep. Kimi hastalanarak, kimi kaza sonucu, kimi kör bir kurşunla kimi de başka nedenlerle yaşama veda eder… Bazılarımız dünyaya haddinden az değer verirken bazılarımız da haddinden fazla değer veririz. Bazen konulan kuralları hatırlar “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışırız.” Bunu yapar mıyız? Bu eşitliği sağlayabilir miyiz? İşte bunların cevabı yukarıdaki sorulara verilecek karşılıklarla oluşturulan muhasebe sonucu ortaya çıkar. Bu hafta onlarca fani göçüp gitti ebedi âleme. Bir kazada 9 yaşam söndü, bir bomba ile 7 eve ateş düştü ve ve…

Hepimiz faniyiz… Çünkü Hakk olana inanırız.

Evet, bu fanilerden biri de “Yalan dünya” diyerek ebedi âleme göç eden Neşet Ertaş’tı. O, “yalan dünya” dedi, ama arkasından konuşanlar bu “yalan dünya”yı unuttu sanırım.  Sazların anası, babası göçüp gitti bu dünyadan. Yetim kaldı, öksüz kaldı saz. Herkes dili döndüğünce iyiliklerle andı, türkülerin ve uzun havaların sesi Neşet Ertaş’ı.  Sanatçı dostlarının ifadesiyle “tek kişilik müzik fakültesiydi” bozkırların tezenesi.

Okula hiç gitmedi ancak kendi kendinin eğitmeni, öğretmeni oldu. UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan edildi. Kendisine sunulan birçok imkânı reddetti. Ölümüyle gönül dağını titretti… Ölümünün ardından yapılan cami-cem evi tartışması ile ortalığı karıştırmak istenmesi ise onu sevenlere hiç ama hiç yakışmadı.

Daha cenazesi hastanede iken başlayan tartışma defin işi sonrası da devam etti. Kimi “camide namaz kılınsın, devlet töreni yapılsın” dedi. Kimi de “cem evine götürülsün, orada tören düzenlensin” istedi. Ve yorumlar yapıldı: “Halka mal olmuş bir ozanı siyasete alet etmeyin.” diye. Evet, O, yaşamı boyunca böyle bir ayrım yapıp da kimseye mesafe koymazken O’nun arkasından bu tür tartışmaları yapmak bir “vefa” mıydı?

Tabii ki değildi. Vefatıyla siyasetçisini, sanatçısını; şairini, yazarını ve binlerce sevenini bir araya topladı. Musalla taşına konulup helallik istenmesi bir kez daha ölüm gerçeğini hatırlattı tartışan, tartışmayan herkese… Tüm şehitlerimize, hayatını kaybedenlere ve Ertaş’a Allah’tan rahmet diliyorum.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir