Nefret söylemi kalplerimizi kemirmesin

 

Yeni bir dönemden geçiyoruz. Toplum olarak sinirlerimizin yıprandığı, duygularımızın kabarık olduğu bir dönemdeyiz. Ülkemiz büyük bir sarsıntıyı atlatarak geleceği inşa etme yolunda ilerliyor. Kritik süreçler kritik sonuçlar doğurur. Bu nedenle yaşadığımız şu sancılı dönemde nefret duygusundan arınmak gerekir.

Nefret öyle bir duygudur ki içinize atarsanız fare kemirmesinden daha beter bir şekilde kalbinizi yıpratır. Nefret öyle bir duygudur ki dışa vurduğunuz zaman karşınızdakini veya muhatabınızı bir kurşun etkisinden daha çok sarsar.

Hele siyasetteki nefret ve öfke duygusu, çok daha ileri boyutta bir tesir gücüne sahiptir. Çünkü göstermiş olduğunuz tepki ve buna karşı sergilenen reaksiyon sadece muhatabınızı değil, onun/onların kitlesini de etkiler.

Seçim dönemleri stres ve öfkenin en çok yaşandığı, hissedildiği dönemlerdir. Farklı siyasi görüşü temsil eden partilerin varlığı aynı zamanda farklı siyasi görüşe destek veren kitleler demektir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşanan gelişmeler de aynı stres döneminin parçasıdır. Dolayısıyla böyle dönemlerde siyasi aktörler hangi istikamette ilerlerse, onları takip eden kitleler de aynı istikamet üzere olacaktır.

Her geçen gün sekülerleşen dünya, bireyleri de seküler ve kapitalist bir yaşamın içine sürüklüyor. Popüler kültürün etkisi hepimizin iliklerine kadar yerleşmiş durumda. Değerlerimiz ve geleneklerimiz ‘öteki’ haline geldi. İslam’ın kutsallarının altını boşaltıldı. Öfke kontrollerimizi kaybettik. Fırsatını bulduk mu karışımızdakine veya bizim gibi düşünmeyene canı çıkıncaya kadar ‘vur’ diyoruz. Seküler dilin mahkûmu olduk.

2014 öyle başladı ve 2015 yılı bu şekilde devam etti ve şimdi 2016’dayız. Çok farklı gelişmelere şahit oluyoruz. Devletine ve milletine ihanet eden darbecileri, Türkiye’nin, Türk milletinin geleceğine kast etmek istedi. Şimdi onun sonuçları çok ağır faturalar doğruyor.

Darbecilerin hem hükümeti hem de ülkeyi hedef alan girişimleri siyasi iktidarın sinir uçlarına dokundu, kılıçlar çekildi. 17 – 25 Aralık’tan sonra herkes eteğindeki taşı dökmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan sürekli uyardı. Saflar biraz daha netleşti. Ahlaki değerlerimizle asla bağdaşmayan olaylar yaşandı. İnsanların özel hayatı, mahremiyeti, siyasi veya başka ikballer uğruna şantaj malzemesi haline getirildi. Bazen kurunun yanın da yaş da yandı. Ülke ise itibar kaybetti.

Taraflar kendi ‘gücüyle’ karşısındakinin etkisini kırmaya çalıştı. İnsanların anlatacakları vardı. Kim, hangi pencereden bakıyorsa, söylemlerini o yöne çevirdi.  Ortaya ilginç ilişki ağları çıktı.

Darbe dönemlerinde bile Cumhurbaşkanlarına, başbakanlara yapılmayan hakaretler; hedef alınmayan sivil toplum kuruluşları hakkındaki tutumlar tam bir nefret dilini doğurdu. Ardından 15 Temmuz darbesi geldi. Her şey değişti. Devlet mekanizmasındaki gelişmeler, ‘düşmanlıklara’ bile yol açmaya başladı.

Karşılıklı nefret ve küfür söylemleri kitleleri iyice kutuplaştırdı. Öfkelerimiz bizi birbirimize karşı ‘düşman’ ilan edecek seviyeye geldi. Kırılgan bir zeminden geçiyoruz. Bu yolda devletin, hükümetin yanında yer alanlar ve buna karşı devlete, hükümete karşı darbe girişiminde bulunanlar yer alıyor.

Vatan, bayrak, millet ve demokrasi için bu süreci adil ve hukuka uygun olarak geçirmeliyiz. Kazanan ülkemiz ve milletimiz olsun. Nefret söylemi kalplerimizi kemirmesin.

 

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir