Mekânın Cennet olsun babaanne!

Tıpkı bir “misafir” gibiydin geldin bu dünyaya ve göç ettin asli “vatanına.” Geldin, yaşadın ve şimdi Rabbine kavuştun. Şu an en sevdiklerinle yan yana yatıyorsun. Annen, baban, akrabaların yan yanasınız. Gurbette bıraktın bizleri. Bense seni anlatabilmek için geçtim bilgisayarımın karşısına. Bu yazıyı yazmakta ne kadar güçlük çekiyorum bir bilebilsen!

Parmaklarım bilgisayarın tuşlarına dokundukça kulaklarımda duaların yankılanıyor. Gözlerim ekrandan akan yazıya baktıkça, tebessümün duruyor karşımda. Fotoğraflarını gördükçe imreniyorum dolu dolu geçen hayatına ve tebessüm eden ölüm anına. Seni böyle tanıdık, bizden ayrı geçen hayatını da böyle tasvir ettiler. Yetişemedim son nefesinde yanında olmaya. Ölümünden iki gün önce son duana âmin demiştim. Ve helalleşmiştik.

Nasıl ki sen bize hep dua ediyordun, şimdi de biz sana ediyoruz dua. Nasıl ki bizler seni ziyarete geldiğimizde ellerini açıp dua ederek karşılıyorduysan, bizler de senin kabrine ellerimizi açıp dua ederek geldik. Bir ölüm bu kadar mı güzel olur, bu kadar mı acısız, sızısız olur? Böyle anlattılar o anlara tanık olanlar. Şu anda bile okuduğum Fatihalar bölüyor yazıyı. Ağlamamak için söz vermiştim kendime ama tutmadım bu sözümü. Çünkü bizim seninle olan ilişkimiz “sıradan” bir babaanne-torun ilişkisi değildi. Senin duaların bizlere güç verdi, senin varlığın bizlere yol gösterdi ve hepsinden önemlisi senin insanlığın bizlere ilke oldu.

Bir yazımda seni şöyle anlatmaya çalışmıştım: “…Kendine ve çevresine olan faydası O’nun en büyük üretkenliğiydi. Güzelce yaşlanmamış, ancak yılları tüketmiş insanlar çevrelerine sadece sıkıntı veriyor. ‘Ununu elemiş, eleğini duvara asacak yaşa gelmiş’ babaannem, sen hiçbir zaman onlardan olmadın. Vücudun yaşlansa da yüreğin genceciktir babaanne. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “İstanbul Şiiri”ne uyarlayarak anlatmak gerekirse seni. Evimizin içinde bir oda, odada babaannem. Odanın içinde bir ayna, aynada babaannem. Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık(!). Bir yanda O, bir yanda biz, orada babaannem. Annemin dili, babamın dili, Irgatoğulları’nın hanım efendisi, can dilimizi konuşan canım babaannem… (2010)”

Bir mercek gibiydin bizlere dünyanın binlerce yıllık mirasını dualarında toplayan… Bir dünya kadar kocaman, bir su damlası kadar ufak, bir rüzgâr gibi saf, narin ve bir çocuk gibi kırılgandın… Gözyaşlarını mücevher gibi saklıyordun herkesten. Yüreğin dağ gibi, vakurla bakıyordun son nefesine kadar. Tıpkı dün gibi ciddi ve yarınlar gibi ağırbaşlıydın babaanne.

O nurlu yüzünle kutsal topraklara giderek daha da nurlanmıştın. Tatlı ve kısık sesinle her daim ediyordun duanı. Yaşın olsa da 98, sen yine gencecik ruhunla ibadetlerini aksatmıyordun. Gözlerinin içiyle gülüp, gönülden kucak açıyordun herkese.

98 yıllık ömrünün en şerefli günlerine tanık ettin bizleri. Tıpkı eskisi gibi başımızı okşayıp, sırtımızı sıvazladın ve en içten duanda ismimizi zikrettin. Sen ki değer veriyordun değer verdiklerine. Gerçekleşmeseydi de isteklerin korkmuyordun; çünkü iyi niyetliydin ve kaybetmiyordun. Çocukluğunu ve çocukluğumuzu emanet ettiğimiz büyülü bir yuvada geçti yılların. Huzur, güven ve macera bahşeden bir perspektifti senin mekânın. Şimdi mekânın cennet olsun babaanne.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir