Medyada neler oluyor?

Başlığı okuduğunuzda şunu diyebilirsiniz: “neler olmuyor ki!” Haklısınız, (Türk) medya(sın)da çok şey oluyor aslında. Transferler, kavgalar, “yandaşlıklar, candaşlıklar”, cezalar, hapisler, ölümler, kalımlar, medyadan çekilme iddiaları vs.

Akif Beki ile Murat Yetkin kavgaları. Ergun Babahan ile Burhan Kuzu atışması. Can Ataklı ile Rasim Ozan Kütahyalı’nın canlı yayınlara yumurta ile çıkmaları. Ahmet Hakan’ın “tarafsız gazeteci” olma çabaları. Cüneyt Özdemir ve Mehveş Evin’in Mümtaz’er Türköne’yi hedef alması. Ahmet Altan ile Ruşen Çakır’ın polemiği… Salih Tuna ile Ahmet Hakan’ın “mide” kalkanı… Konuyu fazla dağıtmadan biz medyadaki asıl öne çıkanlara dönelim.

Her iktidar değişiminde bir de “medya oluşumu” doğuyor. İktidara yakın olmak ve iktidarın karşısında olmak gibi iki ayrı “medya safı” çıkıyor karşımıza. Medya, pek çok konuda olduğu gibi WikiLeaks konusunda da “beklemeye” geçti. WikiLeaks’in yayımladığı belgelerle “son dakikalar” prim yaptı. Bu belgeler karşısında Türk medyası da “ikiye bölündü.”

Her zaman olduğu gibi bu olayda da  “yandaş ve candaş” medya kelimelerini çokça duyar olduk. Belgelerin “çok da abartılacak gibi” olmadığını söyleyenler “yandaş” olarak yine damgalandılar ve “gündem saptırma” ile suçlandılar. Bu belgelerden –sineğin kanadından yağ çıkarır gibi- çok şey bekleyenler ise “candaş” damgası yedi ve İsviçre’deki banka hesaplarına abandı. Şimdilik buradan da bir şey çıkmadı.

Ne yazık ki WikiLeaks “depremi” çok fazla sürmeden beklemeye alındı. “Oyuna gelmemek, belgeleri daha iyi tahlil edebilmek için” sabırla beklenildiğini temenni ediyorum. Birkaç artçı depremle bu belgeler geçiştirildi. Julian Assange hâkim karşısına çıktı ve tutuklandı. Hillary Clinthon özür diledi. Obama, Erdoğan’ı aradı ve medyadaki hararet de düştü.

Edebiyatta bir sanat vardır: “Tecahül-i Ârif” diye. Yani “bilip de bilmezlikten gelme” sanatı. WikiLeaks’te yayımlanan belge ve bilgilerde şimdilik ‘ne doğrulanacak ne de yalanlanacak’ bir şey var. “Bunları zaten biliyorduk” demiyor muyuz? Şimdi neden bilmezlikten geliyoruz ve yaygara kopartıyoruz?

WikiLeaks’i “beklemeye” alan medya, bu kez de Dolmabahçe’de başlayan öğrenci olaylarına yoğunlaştı. Medyanın bir kısmı bu olayları iyice “kaşırken” bir kısmı da bunu “yumuşatmaya” çalıştı. Farklı görüşteki anlaşmazlıklar sadece öğrencilerle sınırlı kalmadı, basına da yansıdı.

WikiLeaks’le iktidarı ‘vuramayanlar’, öğrenci olaylarıyla ‘vurmak’ istiyor. Bunlar yapılırken –bir taraftan da- “hadi durma devam et” deniliyor. “Kamuoyuna hatırlatılmak istenen nedir?” diye düşündüğümüzde, şunu görüyoruz: “68 Kuşağı ve dönemin olayları.” O dönemi yaşayanlar yaptıkları “hataları” anlatsalar da bunu görmezden gelenler yok değil!

Öğrenci olayları gündemdeki sıcaklığını korurken bir de “Cemaat ile Öcalan yakınlaşması” gündeme getirildi. Gazete manşetlerine ve TV haberlerine bakan kamuoyu, bunun “gerçekte olup olmadığını” merak ediyor? Kamuoyu bunu merakla beklerken, Gülen’in avukatlarından bir açıklama geldi. O açıklamanın özetinde Fethullah Gülen’in avukatı Orhan Erdemli’nin: “Müvekkilim aleyhinde kamuoyu oluşturmaya yönelik maksatlı yayınlar yapılıyor” ifadeleri yer aldı.

Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce ile Öcalan’ın avukatları arasında geçen görüşmenin, “Cemaat ile Öcalan yakınlaşması” olarak haberleştirilmesi yalanlanarak, Gülen’in “bir temsilcisi, sözcüsü bulunmadığına” dikkat çekiliyor. 18 Aralık’a kadar gündemin ana konusunu bu haberler oluşturacak gibi.

Neden 18 Aralık? Çünkü 18 Aralık’ta CHP’nin Kurultay’ı yapılacak ve o kurultay için Kemal Kılıçdaroğlu’nun hazırlayacağı “blok lise” konuşulacak! Tabii bu sürede Baykal ve Sav cephesinden bir “bomba” patlatılmazsa!

Unutulanlar: Medyadaki “rekabet” ortamı, kamuoyunun ‘doğru haberlerle’ bilgilenmesini ikinci plana atıyor. Polemikler ön plana çıkarken, gerçeklerin üzerine perde çekilmiş oluyor!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir