Kur’an ne diyor, biz ne yapıyoruz?

Mübarek ramazan ayını uğurlayıp, bayramı karşılamak için hazırlanıyoruz. Ayetlerden ve hadislerden yola çıkarak Ramazan ayının aynı zamanda Kur’an ayı olduğunu biliyoruz. Öyleyse “Kur’an-ı Kerim bize ne diyor, biz ne yapıyoruz ve yaptıklarımızla nereye gidiyoruz?” sorusunu bir kere daha kendimize yönelmemiz gerekiyor.

Elbet de herkesin bir davası, bir yaşamı, bir giyim kuşamı, bir duruşu, bir yürüyüşü, bir anlayışı, bir siyasi görüşü, gönül verdiği bir sporu, kulübü, hobisi, fobisi vesairesi var… Günlük siyasi çekişmeler, kutuplaşmalar, kısa vadeli planlar, çıkarlar, beklentilere kapılıp, şekli mülahazalarla vaktimizi heba ederek asıl meseleyi unutup, Müslüman olmanın gereğini göz ardı ediyoruz.

Oysa İslam davası ulvi bir davadır. Müslümanca bir yaşam sürmek için yüce Kur’an’da Allah (cc) bize öğüt veriyor. Müminlerin ve münafıkların özelliklerini hatırlatıp, tercih yapmamız için “Düşünüp, akletmemizi” emrediyor. Aklederken de; Şirk koşmayacaksın, öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, iftira atmayacaksın, gıybet etmeyeceksin, adaletsizlik yapmayacaksın, rüşvet alıp vermeyeceksin, adam kayırmayacaksın, kibirlenmeyeceksin, iyiliği başa kakmayacaksın…

Gösteriş yapmayacaksın, kin tutmayacaksın, kötü söz konuşmayacaksın, yetime, öksüze, garibana zulüm etmeyeceksin, haset etmeyeceksin, emanete hıyanet etmeyeceksin, yalan yere şahitlikte bulunmayacaksın, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayacaksın, ölçüde, tartıda hile yapmayacaksın, zina yapmayacaksın, içki içmeyeceksin, kumar oynamayacaksın, faiz alıp vermeyeceksin, ana babaya kötü davranmayacaksın, namaz kılacak, dosdoğru olacaksın…

Peki, yukarıda bir kısmını saydığımız özelliklere muhatap olan ve bu özelliklerden uzak kalan insanoğlu ne yapıyor? Hadi gelin bundan sonrasında “Biz” öznesini kullanarak yazımıza devam edelim.

Galiba şunları yapıyoruz: Elimizi şeytana kaptırıyoruz. Boş muhabbetleri mutluluk sanıyoruz. Kibri kendimiz için bir statü görüyoruz. Hak ve hakikati konuşup iyi olanları düşman biliyoruz. Cimriliği hayatımız için gerekli görüyoruz. Terbiyesizliği, küfrü, hakareti açık sözlülük biliyoruz. Dedikoduyu ise en etkili iletişim yönetimi olarak benimsiyoruz. Bu da yetmiyor, yalanı hak, yılanı ise bülbül zannediyoruz.

Yaptığımız hayırlara gösterişi bulaştırıp, emanete olabildiğince hıyanet edip, ölçüyü de tartıyı da kaçırıyoruz. Yalan yere yemin edip, birer kibir abidesi şeklinde politik söylemler üretiyor, ikbal hırsıyla her türlü bozgunculuğu yapıyoruz. Mesela bir makama ulaşmak için her yolu mubah görüp, insanların emeğini gaspedebiliyoruz. Bir yerlere gelebilmek, bir işe sahip olabilmek için “Benden daha iyisi olamaz” anlayışıyla her türlü yolu deneyebiliyoruz.

Her iki cümlemizin arasına bir küfür yerleştirip, bunu “şaka” sayıyoruz. Dedikoduyu da günlük mesaimizin vazgeçilmez bir parçası görüyoruz. Zina, içki, kumara gelince “Sen benim kalbimi biliyor musun? Benim kalbim temiz” diyerek kendimizi piri pak ilan ediyoruz. Kürsülerde elimize mikrofon geçince mangalda kül bırakmıyoruz; ancak kamu malını özel mülkümüz gibi harcayıp, tüyü bitmemiş yetimin hakkını unutuyoruz. Tüm bunları yaparken yaradılış gayemize “Kötülük” ettiğimizin farkına bile varamıyoruz.

Kötüler, iyileri ya elmas gibi görür gözleri kamaşır ışığını kıskanırlar ya da iyileri kömür zannedip yakar, onunla ısınmaya çalışırlar. Sonunda kötüler, iyileri hep kullanırlar. Oysa iyilerin sınavı zordur, belki de onların canını yakanlara bir şey olmuyor gibi gözükebilir. Kimse kötülerin hep kazandığını samasın, çünkü ruz-i mahşer var. Böylece bu kötü tipler, iyilerin ne ışığını ne de sıcaklığını hak ederler. Allah, Kur’an’daki tasvir ettiği iyi kullarından eylesin. Ramazan Bayramınız mübarek olsun.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir