Kâr bildiğimiz zararlar

İnsanoğlu nefsi gereği hep bir elde etme, ele geçirme, sahiplenme, kazanma ve kâr etme duygusu içindedir. Bu duyguyu ortadan kaldırmak belki de imkansızdır. Çünkü para kazanmak ister, makam mevki arzusu içinde olur, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışarak, yarın ölecekmiş gibi ahiretini kazanmaya çalışır, hatta gönül kazanma peşinde olur. Doğumdan ölüme kadar bu kazanma arzusu insanın peşini hiçbir zaman bırakmaz.

Bir bebek annesinden beslenmek için mücadele eder, biraz büyür ve emeklerken belki karşısında gördüğü oyuncağı veya kendisi için dikkat çeken, merak uyandıran bir nesneyi kazanmak için çaba gösterir. Okul çağı çocuklar, gençler için öğrenme, eğitilme, kişiliğin oluşması, başarılı olmak, istediği yüksekokullara girmek ve yeni hedefler için gayret gösterilen bir dönemdir.

Aşk hayatı da bir mücadele gerektirir. Karşı cinsin kalbini kazanmak, onun sevgisine layık olmak ve ona sevgisini hissettirmek için bir emek lazımdır. Rızık kazanmak ise en büyük gayret ve hassasiyeti içinde barındırır. İbadet hayatında ise yaratılışın gereği olarak, kul olma bilincine erişmek, kul olabilmek ve yaratanın rızasını kazanmak için bir mücadele vardır. Buraya kadar her şey kendi doğası içinde ilerliyor gibi gözükebilir.  Ne zaman kâr etme arzusu devreye giriyor, işte orada sorumluluk da artıyor. Belki de kâr bildiklerimizden zarar etmeye başlıyoruz.

Örneğin; çalıştığınız bir işyerinde binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca insana karşı sorumluluğunuz, yükümlülüğünüz vardır. “Bugün yarım saat işe geç gitsem ne olur ki?” diye başlayan cümlelerle yavaş yavaş alışırsınız ‘mesai hırsızlığını.’ “Şu faturayı şöyle yapsam, şöyle şişirsem, zaten kimse bir şey demiyor” diye başlayan cümlelerinizde kâr etmeye başladığınızı düşünmüşken, henüz daha kazanmadığınız iaşenize şimdiden haram bulaştırmışsınızdır bile.

Kendinizi sorgulamadan “Bu adam çalışmıyor ben niye çalışayım?” diye sorduğunuz her soru ile kalbinize fesadı misafir etmeye başlamışsınızdır aslında. Yalan ve iftiralarla kurduğunuz her senaryo ile amel defterinizin sizi azaba yaklaştırmasına yardımcı oluyorsunuz demektir. Liyakatiniz olmadan torpilin makyajlı halini tercih edip, referans ya da başka türlü planlarla bir yerlere gelme gayretinde olduğunuzda, liyakat ve ehliyet sahibi olanların hakkını gasp edip, dibine kadar kul hakkına girmiş oluyorsunuz demektir. Bunu yaparken hem kendinizi hem de size bu imkanı sağlayanları vebale ortak etmiş bulunuyorsunuz.

Kendi sorumluluğunuzu bir kenara bırakıp, sadece başkasını eleştiriyor ve siz de “başkalaşıyorsanız” büyük bir yanlışın içindesiniz demektir. Yalan, inkâr ve takiye ile bir yerleri işgal etmek, çıkar menfaati uğruna hakikat mücadelesi verdiğinizi zannediyorsanız, işiniz sadece zandan ibarettir ama bundan haberiniz bile yoktur demektir.

Otobüse bindiğinizde “Bugün bilet kullanmasan ne olur ki, zaten şoför görmüyor” diye başlayan aldatıcı cümlelere inanmışsanız, hem sizi ‘Göreni’ unutmuş hem de sahtekârlığı meslek edinmiş hem  birkaç kuruş kâr edeyim derken binlerce kişinin hakkına tecavüz etmişsinizdir.

Tabandan tavana her alanda politika yaparken hak ve hakikati gözetmiyor, sadece belli kesimlerin yükselişini, zenginleştiğini, makam mevki sahibi oluşunu görüyor, buna yol veriyor; ancak gelir dağılımındaki eşitsizliğin gökdelenlerle gecekondu arasındaki gibi büyük bir uçurum oluşturduğuna “ses çıkaramıyorsanız” adalet duygunuzda sıkıntı başlamış demektir.

Ticaretinize, alışverişlerinize yalanı ortak etmiş, ufaktan ufağa haramı ‘helal’ görmüş, tepeden tırnağa her kademede dünyalık şeylere tamah gösteriyorsanız, demek ki bir yozlaşma içine girmişsinizdir. Oysa öleceğiz ve toprağa gömüleceğiz. Kâr bildiğimiz zararlardan dolayı da hesaba çekileceğiz.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir