“Korkusuz Tarih” okuması

Tarihi her zaman tarihçilere bırakmak gerekir deriz ancak onu bir türlü tarihçilere bırak(a)mayız. Tarihçilerin söylediklerine kimi zaman olumlu kimi zaman da olumsuz yaklaşırız.

Bugünkü yazımızda “bunlar yalan” diyerek yine korkularla yaşamayı tercih edenler olacağı gibi “evet bunlar yaşandı ama dile getiril(e)medi” diyerek araştırmaya, sorgulamaya devam edecekler olacaktır…

Uzun yıllardır röportajları ile gazete sayfalarında karşılaştığımız Neşe Düzel, bu defa o röportajlarını bir araya toplayıp “Korkusuz Tarih” kitabıyla çıkıyor okurlarının karşısına. Gazete röportajlarından kitap yazma sürecine giden yolculukta konuk ettiği her bir isim, anlattıkları ile bizleri tekrar okumaya, araştırmaya sevk ediyor. Tarihimizin birer parçası olan ama bir türlü ‘Resmi Tarih’ içine gir(e)meyen bilgilerle belki de resmi tarih anlayışımızdaki ezberlerimiz bir kere daha bozuluyor!

Her bir konuk, anlattıkları “tarihi gerçeklerle” korkulardan arınmak gerektiğini vurguluyor aslında. Kitapta yakın dönem tarihçilerinden Cemil Koçak’tan siyaset bilimi ve tarih profesörü Mete Tunçay’a; ülkenin önde gelen entelektüellerinden Taha Akyol’dan, Kemal Karpat’a kadar birçok önemli isim, üzere bizlere yakın tarih okuması yaptırıyor.

Ülkede askerin siyasallaşmasının temelinde Jön Türklerin olduğuna dikkat çeken tarihçilerden biri olan Cemil Koçak, “İttihatçılığın ordu karargâhlarında olgunlaşan bir düşünce olduğunu” ileri sürüyor. “İrtica” ve “mülteci” kavramlarının siyasi anlamada kullanıldığı 31 Mart olayının aslında “ordu içi iktidar kavgası” olduğunu belirtiyor.

Geçtiğimiz aylarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dindar bir nesil yetiştirmeyi arzuluyoruz” çıkışının ardından “din istismarı” tartışıldı. Bu konuda Mete Tunçay’ın söyleyecekleri vardı: “Milli Mücadele tamamen İslam dininin istismarına dayanan bir şekilde kuruldu. İslam kardeşliğine atıf yapma mecburiyeti vardı. Büyük Millet Meclisi’nde kürsüden Kur’an okundu. Hacı Bayram’a Cuma namazına gidiliyor. Meclis’in açılış günü bile Cuma’ya denk getirildi. 9 Eylül’den sonra Atatürk, Ankara’ya dönüyor. Kendisine ‘Hacı Bayram’a gidip şükür duası edelim’ denildiğinde de ‘Benim böyle bir borcum yok’ diyor.”

Tarihin bir başka acıklı yanı da –bugün ısrarla açılsın dediğimiz- İstiklal Mahkemeleridir. 1925 Mart’ında Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartılarak başlayan zulümler, İstiklal Mahkemeleri ile devam ediyor. Bu kanunla hükümet her örgütü kapatabiliyor, her yayını yasaklayabiliyor. Şapka devrimi ve sonrasında yaşanan İskilipli Atıf Hoca’nın idamı unutulmadı.

Hayretle okuduğumuz cümlelerden biri de Atatürk’e “Doğuya okul mu yapalım yoksa yol mu?” denildiğinde, “yol yapın, ordu girebilsin” cevabıdır. Nuray Mert ile Başbakan Erdoğan arasında geçen ‘namert’ tartışmasını hatırlayınca bunu not etmeden geçemedim.

12 Eylül döneminde MHP İdare Kurulu üyesi olarak idamla yargılanıp, 14 ay hapis yatan Taha Akyol da çok tartıştığımız “Türkiyelilik” kavramına Atatürk’ün konuşmasıyla örnek veriyor. Akyol: “Büyük Taarruz’a hazırlanırken ‘Türkiyeliler’ diye beyanatlar yayınlayan Mustafa Kemal, İzmir’i kazandıktan sonraki beyanatında ‘Büyük ve asil Türk milleti’ diye başladı.”

(Bugünküler gibi) Atatürk ismini kullanmanın yolunu Celal Bayar’ın açtığına dikkat çeken Taha Akyol, Atatürk’ün 2 Nisan 1920’de yaptığı konuşmayı hatırlatıyor: “Atatürk, Türkiye sadece Türk değil. Sadece Kürt değil. Sadece Çerkez de değil. Bunların elbette hakları olacak. Ama şu anda zaferi bir kazanalım ondan sonra bunu görüşelim. Şimdi yaparsak birbirimize düşeriz.” O gün düşmesek de bugün düşüyoruz birbirimize.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir