Kitapları tüketirken…

Hayatın düğümünü çözmek için üretmek, üretirken de bir şey tüketmek gerekir. Sadece tüketmek ise en kötü alışkanlıktır.

O nedenle bizler de düşünce üretirken bir şey tüketmek zorundayız. O tükettiğimiz şeyin başında ise kitaplar, dergiler, gazeteler, makaleler geliyor. Ruhlarımızın sözden ve söz ehlinden dolayı yorulmaması, söz ile söz ehli arasında aklımızın telef olmaması için okurken düşünmek, düşünürken de üretmek gerektiğini söylüyoruz.

Sabahleyin uyandığımızda okuyacaklarımızı -gazete, dergi ve kitap sayfalarını- misafirlerimiz olarak hayal edip, onları görüyoruz belki de. Onlar, hep bir kurnazlık içinde bizlere bakıyor sanki. Mahkemelere, akademilere, okullara gittiğimizde sözleri görürüz. O anda hep yazdığımızı düşünürüz belki de. Bunu düşünürken biraz da okuduklarımızı yazalım diyoruz.

Bazen öyle fırtınalar kopar ki etrafımızda, bir anda savrulur gideriz tersi istikamette. Hayatın ne kadar garip olduğunu ve bizlerin de birer garip olduğumuzu söyleriz çoğu zaman. ‘Hayat, değişti’ derken, bizi de değiştirdi ve öne geçip arkasından sürükledi gittiği yere. Şefkatli yüzünü açtı bizlere, bazen şaşırttı bizleri bazen de sevindirdi. Hayatın bizleri sürüklediği yazma serüveninde, son bir ayda okuduğum kitapları paylaşmak istiyorum sizlerle.

“Daha dün hayattan şikâyet ediyor, ondan korkuyorduk.” diyen Halil Cibran, ‘Fırtınalar’ kitabında; “Bugün onu sever ve arzular, hatta onun amaçlarını, özelliklerini kavrar, sırlarını gizlerini anlar olduk. Dün, gecenin korkularıyla gündüzün korkuları arasında titreyen gölgeler gibi sakınarak emekliyorduk. Ama bugün şiddetli fırtınaların yuvarlandığı, parlayan şimşeklerin, gürleyen yıldırımların doğduğu dağların zirvelerine doğru şevkle yürüyoruz.” diyerek devam ediyor.

Dıştan sakin görünenlerin içten içe nasıl alarma geçtiklerini görmek için de Alexandra Cavelius’ın ‘Leyla’sına bakmak doğru olsa gerek. Cavelius, yazdığı romanında, Balkanlarda yaşanan tecavüz zulmünü “Benzine ve cephaneye mal olmayan bir savaş stratejisi” olarak anlatıyor. Bosnalı Leyla’nın büyük bir kâbusu atlatışını ve Bosna’daki toplama kampında geçen zulüm yıllarını, Balkanlarda neler olup bittiğinin sarsıntılarını hissederek okuyorsunuz bu her mısrasına acı ve merhametsizliğin sindiği satırları.

Bosnalı Leyla’nın yaşadıklarını şu cümlelerle anlatıyor Cavelius: “Çöp kadar umuda tutunmuştuk. Hayvanlar herhalde bu insanlardan daha merhametle öldürülürlerdi. Muhafızlar avcı bıçaklarıyla esirin çıplak göğsü üzerine ay ve yıldız çiziyorlardı. Kestikleri kafalarla futbol oynuyorlardı…” Bu satırlar, ‘etnik temizlik, toplama kampı, toplu tecavüz’ gibi bazı kavramların dilini daha iyi anlatıyor insana.

İlhami Günay’ın ‘Doktora Tezi’nden oluşan “Kur’ân’da Gençlik ve Gençler” kitabında ise İslam’da gençlerin ahlaki eğitiminin temellendirilmiş prensipleri yer alıyor. Günay bu prensipleri şöyle özetliyor: “İnsanlara ahlaklı davranmak, onların menfaatlerini kendisine tercih etmek, adalet, doğruluk, cesaret gibi prensiplerle donanmak, her türlü aşağılıktan arınmak, insanlara faydalı olmak, hata işlemesi durumunda tevbe ve o hatayı terk ederek temizlenmektir.” Aslında bugün ne kadar da ihtiyacımızı var böyle bir gençliğe.

Zafer Özcan’ın “Arz Ederim” kitabında da ‘28 Şubat’tan 12 Eylül 2010’a kadar; medya-iktidar ve güç ilişkilerinin incelendiğini görüyoruz. 28 Şubat sürecinde Sincan caddelerinde boy gösteren tankların, bir gazetenin isteği üzerine tekrar nasıl yürütüldüğünü, o dönem yapılan haberlerin ‘yüzde 90’ının yalan olduğunu’ itiraf eden gazetecileri, işadamlarıyla iktidar arasındaki ilişkinin nasıl yürüdüğünü görme fırsatını yakalıyorsunuz. Orada medyadaki ‘senaryoları’ ve bunların ortak yanlarını okuyorsunuz.

Son olarak da Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Çizgimizi Hecelerken” kitabındaki mesajların bir kısmını aktararak yazımızı bitirelim. Fethullah Gülen: “Türkiye’de henüz herkese faydası olacak ‘hikmet’ diyebileceğimiz felsefenin kendi çizgilerliyle mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir… Ben ‘Falan partiye oy verin filan partiye oy vermeyin!’ demiyorum. ‘Oy kullanmak bir vecibedir, herkes bu vazifeyi yerine getirmeli yoksa mesul olur!’ diyorum. İşte bu kadar ben de siyasiyim… Bizim anlayışımıza göre devletin ebed müddet devamı için hayatta dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, dindir. İlhamın Kur’an’dan alınması ve bulunduğumuz çağa göre onun söylettirilmesi çok önemlidir… Kendi hırslarını tatmin etmek ve ondan bir kısım gelir ve çıkar teminine çalışmak için istemek kat’iyen doğru değildir. Halka karşı gösteriş yapmak ise şirktir…”

Unutulanlar: “Dişleri hasta olan ulusun midesi de zayıftır.” sözünü hatırlatarak, hazım güçlüğü çekmemek için hazmederek okumak gerekir diyelim.

Kitapları tüketirken…

Hayatın düğümünü çözmek için üretmek, üretirken de bir şey tüketmek gerekir. Sadece tüketmek ise en kötü alışkanlıktır.

O nedenle bizler de düşünce üretirken bir şey tüketmek zorundayız. O tükettiğimiz şeyin başında ise kitaplar, dergiler, gazeteler, makaleler geliyor. Ruhlarımızın sözden ve söz ehlinden dolayı yorulmaması, söz ile söz ehli arasında aklımızın telef olmaması için okurken düşünmek, düşünürken de üretmek gerektiğini söylüyoruz.

Sabahleyin uyandığımızda okuyacaklarımızı -gazete, dergi ve kitap sayfalarını- misafirlerimiz olarak hayal edip, onları görüyoruz belki de. Onlar, hep bir kurnazlık içinde bizlere bakıyor sanki. Mahkemelere, akademilere, okullara gittiğimizde sözleri görürüz. O anda hep yazdığımızı düşünürüz belki de. Bunu düşünürken biraz da okuduklarımızı yazalım diyoruz.

Bazen öyle fırtınalar kopar ki etrafımızda, bir anda savrulur gideriz tersi istikamette. Hayatın ne kadar garip olduğunu ve bizlerin de birer “garip” olduğumuzu söyleriz çoğu zaman. ‘Hayat, değişti’ derken, bizi de değiştirdi ve öne geçip arkasından sürükledi gittiği yere. Şefkatli yüzünü açtı bizlere, bazen şaşırttı bizleri bazen de sevindirdi. Hayatın bizleri sürüklediği yazma serüveninde, okuduğum kitaplardan bir demet paylaşmak istiyorum sizlerle.

“Daha dün hayattan şikâyet ediyor, ondan korkuyorduk.” diyen Halil Cibran, ‘Fırtınalar’ kitabında; “Bugün onu sever ve arzular, hatta onun amaçlarını, özelliklerini kavrar, sırlarını gizlerini anlar olduk. Dün, gecenin korkularıyla gündüzün korkuları arasında titreyen gölgeler gibi sakınarak emekliyorduk. Ama bugün şiddetli fırtınaların yuvarlandığı, parlayan şimşeklerin, gürleyen yıldırımların doğduğu dağların zirvelerine doğru şevkle yürüyoruz.” diyerek insan ile yaşam arasındaki bağı anlatıyor.

Dıştan sakin görünenlerin içten içe nasıl alarma geçtiklerini görmek için de Alexandra Cavelius’ın ‘Leyla’sına bakmak doğru olsa gerek. Cavelius, yazdığı romanında, Balkanlarda yaşanan tecavüz zulmünü “Benzine ve cephaneye mal olmayan bir savaş stratejisi” olarak anlatıyor. Bosnalı Leyla’nın, Bosna’daki toplama kampında geçen zulüm yıllarını, Balkanlarda neler olup bittiğinin sarsıntılarını acı mısralarda okuyorsunuz.

Bosnalı Leyla’nın yaşadıklarını şu cümlelerle anlatıyor Cavelius: “Çöp kadar umuda tutunmuştuk. Hayvanlar herhalde bu insanlardan daha merhametle öldürülürlerdi. Muhafızlar avcı bıçaklarıyla esirin çıplak göğsü üzerine ay ve yıldız çiziyorlardı. Kestikleri kafalarla futbol oynuyorlardı…” Bu satırlar, ‘etnik temizlik, toplama kampı, toplu tecavüz’ gibi bazı kavramların dilini daha iyi anlatıyor insana.

İlhami Günay’ın ‘Doktora Tezi’nden oluşan “Kur’ân’da Gençlik ve Gençler” kitabında ise İslam’da gençlerin ahlaki eğitiminin temellendirilmiş prensipleri yer alıyor. Günay, bu prensipleri şöyle özetliyor: “İnsanlara ahlaklı davranmak, onların menfaatlerini kendisine tercih etmek, adalet, doğruluk, cesaret gibi prensiplerle donanmak, her türlü aşağılıktan arınmak, insanlara faydalı olmak, hata işlemesi durumunda tevbe ve o hatayı terk ederek temizlenmektir.” Aslında bugün ne kadar da ihtiyacımızı var böyle bir gençliğe.

Zafer Özcan’ın “Arz Ederim” kitabında da ‘28 Şubat’tan 12 Eylül 2010’a kadar; medya-iktidar ve güç ilişkilerinin incelendiğini görüyoruz. 28 Şubat sürecinde Sincan caddelerinde boy gösteren tankların, bir gazetenin isteği üzerine tekrar nasıl yürütüldüğünü, o dönem yapılan haberlerin ‘yüzde 90’ının yalan olduğunu’ itiraf eden gazetecileri, işadamlarıyla iktidar arasındaki ilişkinin nasıl süregeldiğini görme fırsatını yakalıyorsunuz. Hazım güçlüğü çekmemek için hazmederek okumak dileğiyle…

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir