Kavrayamadığımız kavramlar

İnsan ile kelime arasında yaşanan kavganın oluşturduğu kaypak bir zeminde, yolumuzu kesen ‘hayalet’lerle baş başa yaşıyoruz. Bu ‘hayalet’lerle yaşarken de kavrayamadığımız kavramların curcunasına (karışıklığına) hapsolduğumuzu kabul ediyor muyuz? (Bazı kelimeler C.Meriç’ten uyarlanmıştır).

Gerçeğin, kelimelerin arkasına saklandığı bir iletişim sisteminde, ‘canavar’larla dolu bir dünyada olduğumuzu anlamalıyız. Böyle bir dünyada gerçek, çoğu zaman kelimelerin arkasında kalıyor ve açığa çıkartılmayı bekliyor. Kullandığımız kavramların gerçekliğini ortaya koyamadığımız zaman, bunun bizleri nereye götüreceği ve ne ile karşılaştıracağını kestiremiyoruz. Peki, bu ‘kavram’ nedir? ‘Kavram’, TDK’nın Türkçe Sözlüğü’nde “Bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı…” şeklinde tanımlanıyor. ‘Kavram’ı aktarmışken, ‘kavrama’yı açıklamaz isek eksiklik olur herhalde. Kavramak’ı: “Bir nesne veya düşünceyi her yönünü anlamak, iyice anlamak” diye tanımlayabiliriz.

İnsanların, kavramlar –yani kelimeler- aracılığıyla düşüncelerini aktarmaya çalıştıklarından yola çıkarsak, bu ifadelerin temeli olan kavramların doğru kullanılması gerektiği kanaatine varırız. Çocukluk yaşlarından itibaren, duygularımızı veya isteklerimizi ifade etmeye çalıştığımızı göz önünde bulundurarak şu soruyu kendimize sormalıyız: ‘Düşüncelerimizi dile getiren kavramları en doğru biçimiyle nasıl öğrenip, kullanmamız gerekir?’

Düşüncenin çocukluk yaşlarda başlaması, çocuklarımızın önemini de gösteriyor aslında. ‘En güzele, en iyiye, en doğruya layık olmaları gereken’ çocuklarımızın, yarının birer büyüğü olacaklarını unutmadan; onlara öğrettiğimiz kavramaların doğruluğundan bizler de emin olmalıyız. Bunu yapmadığımız takdirde, ‘umudumuz’ olan çocuklarımıza, birer ‘yetişkin olarak’ ettiğimiz kötülüğün farkına bile varamayız!

‘Model alan’ bir toplum olduğumuzu düşünerek, çocukların da çevreden gördüklerini, duyduklarını, model alarak öğrendikleri bir durumda; eğitimden öğretime, siyasetten sanata, haberlerden dizilere kadar birçok alanda kullanılan kavramların, yanlış öğrenmedeki büyük katkısını unutmamalıyız! Bu konuda belki de en çok dikkat etmeleri gerekenler; anneler, babalar olacaktır. Bir de biz yazarlar! Bir annenin veya bir babanın çocukları için kullandıkları birkaç kavrama dikkat çekmek istiyorum: “Aşkım, bitanem, hayatım, kuzum” diyerek kullanılan kelimelerle bir çocuğun sevilmesi ve aynı zamanda onu dudağından öpmenin (bunu yapanlar var) ‘tehlikesi’nin farkında değiliz!

O esnada kullanılan kavramla yapılan eylem bütünleşiyor ve o çocuk ilerleyen zamanlarda bunun ‘böyle bir şeyi ifade ettiğini’ bilinçaltına yerleştiriyor. Burada şunu sormak yanlış olmasa gerek: ‘Anne şefkatiyle doruk noktaya ulaşılmak mı daha iyi yoksa bu kavramlarla çocukları kendi zihinsel dünyalarına çekmek mi? Amaç hangisi acaba?’

Ailenin ve çevrenin bu ‘tutumu’, yaşananları daha da pekiştiriyor. Hiç unutmam! Yıllar önce ilköğretimde okuyan yeğenimi okuldan almaya gittiğimde, orada çocuklara şöyle hitap edildiğini duymuştum: “Aşkım, hayatım, bitanem, bunu böyle yap olur mu?” Şimdi bu durumu daha iyi anlıyor ve yapılanların ne kadar ‘yanlış’ olduğunu görebiliyorken bir de kavram açısından eğitimin ne anlama geldiğine bakalım.

Mehmet Önal’ın ‘Edebiyat Eğitiminde Sınıf Cümlesinin Öznesi’ başlıklı yazısında eğitim; “insanın birikimlerinde ve davranışlarında belirli hedeflere uygun olarak istenilen olumlu tepkiler ve değişiklikler getirme süreci” diye tanımlanıyor. (Gümüş Kalem Dergisi, 2. Sayı) Aklınıza şöyle bir soru gelebilir; “Bu tür kavramların eğitimde kullanımı, çocukların erken uyarılmasına, yaşına uygun olmayan bir iletişim sisteminin içinde ‘eğitilmesine’ neden olmaz mı?” Bunu biraz düşmekte fayda var.

Kullandığımız kavramlar çocuklarımızın saf arkadaşlık duygularını olumsuz etkileyebildiği gibi bunun toplumda bir kavram kargaşasına da neden olduğu aşikârdır. Özel kavramlar veya özel konular diye bir ayrımın sınırlarının ortadan kalktığı ise diğer bir gerçektir. Bilinçli olmaktan ziyade, taklitçi olmayı ‘yeğler’ hale geldik. Duyduklarımızı veya okuduklarımızı araştırmadan, bunlara ‘biat’ etme kültürünü kendimize ‘ilke’ edindik. Öyle garip dönemlerden geçtik ve geçiyoruz ki –tam da- ‘doğru ile eğrinin, sapla samanın birbirine karıştırıldığı gibi’ kavramları da birbirine karıştırıyoruz. Bunu hayatın her alanında görmek mümkündür.

Unutulanlar: Yenilgiye yenilmemeyi temenni ederek, Cemil Meriç’in biz sözünü hatırlatmak istiyorum: “Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasındadır.”

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir