İki taraf da endişeli

Geçtiğimiz hafta Doğu Anadolu’daki illerin bir kısmını ziyaret ederek, oradaki vatandaşların “endişeli” hallerini gözlemledim.

Her ne sebeple bir araya gelinirse gelinsin, gündem yine değişmiyor. “Hacı ziyareti” vesilesiyle bir araya geldiğimiz insanların çoğu, kısa bir sohbetin ardından başlıyor Türk siyasetinde yaşananları konuşmaya. Gündemi ilgiyle takip edip, kimi “bilerek” kimi de televizyonlardan, gazetelerden edindikleri “bilgi”lerle konuşuyor, tartışıyor.

Aynı evde farklı görüşteki insanları görmek, orada demokratik bir ortamın olduğuna işaret ediyor. Herkes farklı bir partinin politikasını savunuyor (benimsiyor). Durum böyle olunca bize de bu konuşmaları sabırla dinleyip, durumu anlamak düşüyordu. Son günlerin hararetli konularından biri olan “İki dil, iki meclis, özerklik” talepleri orada da yoğun bir şekilde tartışılıyor. Gazete okuma oranının düşük olduğunu tahmin ettiğim yerlerde, televizyon haberlerinden “bilgilenme” daha fazla öne çıkıyor. Vatandaşların çoğu, izlediklerini anlatıyordu.

Televizyondan izledikleri haberlerle medyadaki “yandaş ve candaş”lığın farkına varan insanlar, medyadaki haberlerin dilini eleştirmeyi de ihmal etmiyor. Geçtiğimiz günlerde TBMM’de yaşanan gerginlik sonrası, özellikle Doğu Anadolu’da yaşayan vatandaşların ifadelerinden tedirgin olduklarını söylemek yanlış olmasa gerek. Bu tedirginliğin nedenini ise;

BDP’li Hasip Kaplan’ın Meclis’te başlattığı ‘Kürtçe şovu’, Sırrı Sakık’ın Kürtçe konuşması oluşturuyormuş. Bu konuşmalar Meclis tutanaklarına “Bilinmeyen bir dille konuştu” şeklinde geçtiği için büyük tepkilere neden olmuştu. Bu duruma tepki gösteren Hasip Kaplan, Meclis kürsüsünden Kürtçe şiir okumuştu( Şair Ciğerhun’un ‘Robson’ adlı Kürtçe şiiri).

Kaplan’ın şiir okuduğu esnada sesinin kısılmasıyla gerginlik daha da artmış ve Sırrı Sakık’ın Kürtçe konuşması başlamıştı: “Ne Anayasa ne yasa ne Lozan’daki anlaşma benim dilime, kimliğime gem vuramaz.” Endişeye neden olan bu ifadeler vatandaşa “Ne oluyoruz?” dedirtti.

“Bölünürüz, parçalanırız, mahvoluruz” endişesi taşıyanlara karşın bizler böyle bir endişe taşımasak da bu tartışmalardaki Marksist söylemin dikkatimizi çektiğini belirtmemiz gerekir. Endişeye neden olan belki de bu “dil”(söylem) idi. Belli bir olgunluk çerçevesinde her türlü konu konuşulup, her türlü mesele masaya yatırılabilmeli. Bu yapılırken de Kürt siyasetinin öncelikle kendi içerisinde ‘demokratikleşmesi’ ve “dilini”(söylemini) değiştirmesi gerekir.

Tahrik eder bir şekilde değil, anlaşılır, uzlaşılır bir şekilde konuşulmalı. Fikirleri “tehlike” olarak görmeyip, silahları “tehlike” olarak görmek lazımdır. Yani asıl tehlikeyi silahlar oluşturuyor. Osman Güzelgöz’ün “Kürt Meselesi İle Yüzleşmek” kitabından aktaracak olursak “Askere ‘sen silahı bırak, biz de örgüte ateşkes ilan ettirelim’ diyebilecek kadar yanlışlık içerisinde olan bu Kürt siyasetçilerin, çözümden yana olduklarını söylemek çok da mümkün değildir.”

Başı çeken Kürt liderlerin, Türkiye’de doğan, büyüyen, yaşayan; kendi dil ve kültürlerini yaşatmak isteyen diğer Kürtler için “demokrasi, özgürlük, refah” istediklerine inanmak da biraz aldatıcı geliyor. Belki de ‘ezildiklerine’ ikna edilen Kürtleri, kendi ezecekleri iktidarı oluşturmanın aktörleri olarak kullanma peşindedirler.

Bu tartışmalar karşısındaki Türk kökenli vatandaşlar “Bu durum birgün patlak verir” derken; Kürk kökenli vatandaşlar da “Bunlar (bazı Kürt liderler) fırsat bulduklarında bizleri ezecekler” diyor. İki taraf da endişeli görünüyor! Başbakan Erdoğan’ın sözleri belki de bu endişeyi biraz olsun hafifletmiştir.

Unutulanlar: Yanı başımızda Irak örneği dururken “ayrılmayı” göze alanların amaçlarının ‘mazlumu oynamak ve partilerini kapattırarak kendi ezici iktidarlarını oluşturma gayreti’ içinde oldukları niyetini unutmamak gerekir.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir