Hangi sistemin hâkimiyeti?

Hep tartıştık, tartışıyoruz belki de çok zaman tartışacağız. “Anayasa değişikliği bize ne kazandırıyor” söylemini çoğu vatandaştan duyduk ve duyuyoruz. Halkoylamasına 12 gün kala bu söylem varlığını sürdüremeye devam ediyor.

“12 Eylül Anayasası’ndan kurtulacağız” diyenler, bunun karşısında “Yeni bir 12 Eylül Anayasası’yla karşı karşıyayız”ı dillendirenler var. Bir de bunların dışında “kararsızlar.” İşte bütün gözler o “kararsızları” ‘evet’e ya da ‘hayır’a dâhil etmek üzerinde gidip geliyor. Bu planlar yapıla dursun biz ‘bürokratik hâkimiyete’ bakalım. Türkiye’de 12 Eylül 1980’den sonra siyasal, sosyal hayatımıza ilişkin çok sayıda kanun çıkmış ve attığımız her adımda, konuştuğumuz her cümlede karşımıza belirmiştir.

Bu kanunları revize etmek için yeni bir hazırlık başlatıldı ‘yetmez ama evet’ denildi. Toplumun aydınlanmasıyla, bürokrasi iktidarının sonunun geleceğini düşünecek olursak,  bazılarına göre toplumun aydınlanması bürokrasi için ‘tehlike’dir! Aydınlanan ve sorgulayan bir toplumu istemeyen zihniyet, bürokratik, jüristokratik, militarist, milliyetçi hâkimiyetten yana tavır alıyor.

Bunları birçok alanda görebiliyoruz. Milliyetçilik demişken son günlerde Başbakan Erdoğan ile CHP Lideri Kılıçdaroğlu arasındaki ‘Soy’ tartışmalarına bakarak, Mahmut Esat Bozkurt’un bir sözünü hatırlatalım. Bozkurt, 19 Eylül 1930’da Adalet Bakanı sıfatıyla yaptığı açıklamada: “Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır: Hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.”

Şimdi bu söylemlerin yerini “bidon kafalılar, göbeğini kaşıyan adamlar, çobanlar” aldı. Bir zamanlar Nevzat Tandoğan da buna benzer açıklamalar yapmıştı. (Tandoğan’ın sözlerine 18 Mayıs 2010 günkü köşemde yer vermiştim.) Benzer bir söylemi İsmet İnönü de 31 Ağustos 1930’da “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka kimsenin böyle bir hakkı yoktur” sözleriyle dile getirmiş.

İşte bu tartışmalar hem siyasetçiler, hem bürokratlar eşliğinde yapıla geldi. Etnik ayrımcılıkla başlayan ve ülkemizin temel sorunlarından biri olan devlet aygıtlarının bazı alanları, halk iradesinin dışında, onun üstünde, ona karşı konumlanmıştır. Yönetimde uzman bilgisi anlamına gelen bürokrasi, ‘alınmış olan siyasi kararları rasyonel bir süzgeçten geçirerek uzman bilgisiyle pratiğe dökme aygıtıdır.’ Bu nedenle bürokrasi, siyasi kararları alan değil, onu hayata geçiren aygıttır. Yani, çözümün bir aracıdır, aktörü değil.

Bürokrasinin yapmış olduğu anayasa ihlallerine baktığımızda; 28 Şubat 1997, 12 Mart 1971 birer anayasa ihlalidir. Tüm bu eylemler ceza hukukunda suç teşkil ediyor. Bizde çok meşhur olan ve TSK yetkililerinin birçok basın açıklaması, kameralar karşısına çıkarak verdikleri siyasi demeçler bir anayasa suçudur. Bu şekilde bakacak olursak, Türkiye’de, anayasa suçu işlemeyen general sayısı herhalde bir elin parmaklarını geçmez!

Türkiye’deki bürokrasinin hâkimiyetine son verilmek istenmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Bugün neye karşı çıkılıyor? Temel hak ve özgürlüklerin anayasaya girmesine karşı çıkılıyor. Demokrasisin olması için hangi gerekçeyle olursa olsun, “temel siyasal kararlar çoğunluğun, kimi zaman nitelikli çoğunluğun iradesine bırakılmalıdır.”

Ortada bir bürokrasi rüzgârı esiyor. Bu rüzgâr eşliğinde ‘Yargı, ordu, bazı siyasal ve akademik aktörler, bazen de sendikalar’ uyumlu bir şekilde ‘çalışıyorlar.’ Bunlar, belirli ideolojik kodların dışında kalan tüm değişikliklerin cumhuriyetin temel niteliklerine ‘aykırı’ olduğunu ifade ederek, cumhuriyetin temel nitelikleri adına engelliyor.

Unutulanlar: Şimdi yapısı değiştirilmek istenen Anayasa Mahkemesi 1962’de kuruldu. Yani 27 Mayıs Darbesi’nin ürünü bir kurumdur. O günden bugüne birçok ‘skandala’ imza atma ‘başarısını’ gösteren bu kurumun, sayısal çoğunluğa kavuşturulmak istenmesi bürokraside ya da jüristokraside bir panik havası estiriyor!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir