Güne merhaba derken

Her gün aynı şey yaşarız rutin hayatımızda: sabahları uyanmayı, sıcak yuvamızı, eşimizi, çocuklarımızı, annemizi, babamızı ve birçok şeyi terk etmeyi istemeyiz. Uyansak bile işimize, okulumuza, ofisimize gitmek istemeyiz. Bunlar o kadar zor gelir ki bizlere...

Bir taraftan tıraş olacaksın, makyaj yapacaksın diye düşünmek; diğer taraftan elbise beğeneceksin, ayakkabı seçeceksin kravat uyduracaksın ve daha neler neler... Kimileri kahvaltısını yaparak çıkar evinden, kimileri ise bir lokma bile yemeden. Otobüs, metro, dolmuş vb. taşıma araçlarına binecek olanlar, “kuyrukları düşünerek” acele acele yola koyulur. Sadece bunu düşünmek yetmiyor,  bu taşıma araçlarına binerken kimileri uyumayı, kimileri o gün neler yapacağını, kimileri ise “bir tanıdık görsem de konuşsam” diye düşünür.

Araçlar tıklım tıklım dolu olurken, çeşit çeşit kokular sürünmüş insanlar, kimilerinin midesini bulandırır kimilerinin de burnunu kaçırmasına neden olur, bazıları da çok hoşlanır bu durumdan. İşleri yoğun olanlar hemen de anlaşılır. Nasıl mı? Telefonlar çalmaya başlar… Bazılarının ellerinde iş raporları -bunları incelemeye koyulurlar- bazıları da günün programını yapar… Diğer tarafta henüz uykusundan uyanamayıp, bindikleri araçlarda uyuyanlar, uykularını tamamlamaya çalışanlar... Hele bir de üniversite öğrencilerinin hali yok mu? Ellerinde ders notları, kitaplar… ya vize sınavlarına çalışıyorlar ya da finallere.

Lise öğrencileri ise “gelecek kaygısı olmadan” gülmeye, kahkaha atmaya ve çevrelerindekileri rahatsız etmeye devam ediyor. Hayat böyle sürüp giderken, bir tarafta dolmuştan, otobüsten, metrodan vb. araçlardan inenler; diğer taraftan da metroya, dolmuşa, otobüse binenler duruyor karşınızda… Hayatımız “in-bin”lerle dolu geçiyor. Sokaklar, caddeler tıklım tıklım; genç yaşlı, çoluk çocuk demeden yarışırcasına yürüyenler...

Bazıları, otobüse, dolmuşa geç kalmamak korkusuyla; kimileri de derse, sınava, kursa yetişmek acelesiyle koşar adım yürüyor. Kış olunca dışarıda yağmur, kar yağarken, içerilerde kaloriferler yanıyor… Yağmurda ıslananlar başlarını sokacak bir yer ararken; içeridekiler camlara, kapılara yığılıp yağmuru seyretmeyi düşünür. Simitçiler “simitlerim ıslanmasın” diye naylonlara sarılıp, öylece beklerler birkaç simit satmak için... Sevgililer randevularının kaygısına düşüp, arkadaşından azar işiteceğinin acısını çekerler…

Akşam olunca iş yorgunluğu, ders yorgunluğu vs. derken yine otobüs, mertro, dolmuş kuyrukları kaçınılmazdır. Çoğu insan yorgun halde evine gidip dinlenme telaşında; kimileri ise patronundan, müdüründen, hocasından; eşinden, sevgilisinden, arkadaşından azar işitmiş, suratları asık halde evlerine döner. Bazılar mutlu kimileri ise mutsuz döner evine… Hayat bu ya hep zıddıyla birlikte anlam kazanır…

Unutulanlar: Hayat, kimini düşündürüp güldürüyor; kimini ise, duygulandırıp ağlatıyor. Duygulanıp ağlamaktansa, düşünüp gülmeyi, sevilip sevmeyi, görüp anlamayı istemeliyiz.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir