Gencecik yürekli babaannem

Vücudun yorulması, yaşlanması önemli değildir. Ancak yüreğin yorulması, yaşlanması çok daha kötüdür. Yürek yorulduğu zaman her şey bitmek üzeredir…

‘Mühim olanın çok yaşamak değil, dolu dolu yaşamak’ olduğunu söylüyordun her zaman. Hayli ilerlemiş yaşlarında, büyük başarılara imza atmış pek çok insan vardı geçmişte. Mesela Pablo Picasso, 91 yaşında ölünceye kadar resim yapmaya devam etmiş. Yine Mimar Sinan en önemli eserlerini yaşlandıktan sonra vermiştir. (Selimiye Camii 1575’te 80 yaşında inşa etti.)

Yaşadığı sürece belki bir cami yapamasa da bir kitap yazamasa da kendine ve çevresine olan faydası O’nun en büyük üretkenliğiydi. Ölümü görmezden gelmeyip, onun herkesin yakınında olduğunu bilerek; ne ilaçla ne iğneyle ne de boyayla örtmeye çalıştı ihtiyarlığını! Doğallığı severdi her zaman olduğu gibi.

Nasıl çürük meyve olgun gibi görünse de zararlı oluyor ve herkes ondan kaçıyorsa; güzelce yaşlanmamış, ancak yılları tüketmiş insanlar da çevrelerine sadece sıkıntı veriyor. “Ununu elemiş, eleğini duvara asacak yaşa gelmiş” babaannem, sen hiçbir zaman onlardan olmadın. Vücudun yaşlansa da yüreğin genceciktir babaanne. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “İstanbul Şiiri”ne uyarlayarak anlatmak gerekirse seni. Evimizin içinde bir oda, odada babaannem. Odanın içinde bir ayna, aynada babaannem. Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık(!). Bir yanda O, bir yanda biz, orada babaannem.

Annemin dili, babamın dili, Irgatoğulları’nın hanım efendisi, can dilimizi konuşan canım babaannem. Ninnilerimizi söyleyen, masallarımızı anlatan dil, babaannem. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmeyi öğreten bir kültürde bizleri büyüten babaannem… İsmimi, şehit Gazeteci Âdem Yavuz’u anımsayarak koymuştun. Ancak aynı meslekten olacağımız aklına bile gelmezdi. Bana hep “küçük” derdin. Belki de senin gözünde, evin küçük çocuğu olmamadan kaynaklanıyordu bu sıfat. Oysa çeyrek asırlık bir yaşta idim. Bir babanın-annenin gözünde evlatların her zaman çocuk olduğunu, senin bana “küçük” demenle anlamıştım.

Bir mercek gibisin bizlere dünyanın binlerce yıllık mirasını dualarında toplayan… Bir dünya kadar kocaman, bir su damlası kadar ufak, bir rüzgâr gibi saf, narin ve bir çocuk gibi kırılgansın… Gözyaşlarını mücevher gibi saklıyorsun herkesten. Yüreğin dağ gibi, vakurla bakıyorsun etrafına. Sait Faik’in dediği gibi: “İhtiyar ve orta yaşlılar o günkü gibi soğuk, vakur ve ciddîydiler.” Tıpkı dün gibi ciddi ve yarınlar gibi ağırbaşlısın babaanne.

O nurlu yüzünle kutsal topraklara giderek daha da nurlandın, adın gibi güzel Cemile ninem. Giderken ellerini açtın Mevla’ya, artık hiç çevirmiyorsun semadan. Tatlı ve kısık sesinle her daim ediyorsun duanı. Yaşın olsa da 95, sen yine gencecik ruhunla ibadetlerini aksatmıyorsun. Gözlerinin içiyle gülüp, gönülden kucak açıyorsun herkese. Tıpkı Trabzon Havalimanı’nda bizlere sarıldığın gibi. Gittiğin kutsal mekânlarda sadece evlatların değildi seni sırtında taşıyan. Sen öyle bir hacı oldun ki, oradaki “eller” bile duana talip olmuştu. Oğullarının, kızlarının, gelinlerinin hatta sahip olduğun torunlarının bile isimlerini Kâbe’de sayarak, herkesi kendine hayran etmiştin. Yol arkadaşların böyle anlattılar seni bizlere.

95 yıllık ömrünün en şerefli günlerine tanık ettin bizleri. Tıpkı eskisi gibi başımızı okşayıp, sırtımızı sıvazladın ve en içten duanda ismimizi zikrettin. Hacı Musa babanın, Medine’den getirdiği tespihle 77 yıl boyunca zikredip, tespih tanelerini parmaklarınla erittin. Sen ki değer veriyordun değer verdiklerine. Anlatmaya çalıştık her zaman fikirlerimizi. Fikirlerimiz ‘doğru’, belki takdimimiz ‘yanlıştı.’ Zeminlerde arızalar beliriyordu her daim nakış nakış. İyi saklanan şeyler hep göz önündedir aslında. Gerçekleşmeseydi de isteklerin korkmuyordun; çünkü iyi niyetliydin ve kaybetmiyordun.

Çocukluğunu ve çocukluğumuzu emanet ettiğimiz büyülü bir yuvadasın sen hâlâ. Her şey değişiyordu; hava, su, toprak… Belki de en çok değişen insanlardı. Ancak sen hiç değişmedin; olduğun gibi görünüp, göründüğün gibi oldun hep. Huzur, güven ve macera bahşeden bir perspektifti senin mekânın. Sandığının üzerinde duruyordu dedemin radyosu. Bohçalarının arasında saklıydı Reşat Efendi’nin resimleri.

Kahve kokusu eksik olmazdı o haneden. Çaydanlıklar fokur fokur kaynardı. Dostluğun, vefanın kokusunu da köz (küçük kor parçası) üzerinde demlenen çayların tadını da yine orada öğrendik bizler… Unutmadıklarımızı unutmamak üzere son veriyorum satırlarıma. Bizlerin unutmadığını sizlere de hatırlatarak sevgiyle kalın diyorum. Gönüllerin her zaman genç ve huzurlu, yüreklerinse asla yorulmadan çarpmasını diliyorum.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir