Felaket tellalcıları yine sahnede

Cezaevlerinde açlık grevine başlayan ve birilerinin “talimatı” ile ölüm orucu tutanların ardından bir kısım yazar-çizer de felaket tellallığına başladı. Yok, efendim “felaket geliyor”, yok efendim “annelerinin dilini konuşmak için ölümü seçtiler” gibi yazılarla toplumu galeyana getirmeye çalışanlar kusura bakmasınlar da bu yazdıkları ile ancak kutuplaşmaya neden olurlar.

Hiç kimse bir başkasının ölümüne razı olamaz. Olmamalı da. Açlık grevlerini makul görmüyorum. Ancak şehirde terör estirerek, dağda silah dayatarak, hapiste de açlık grevi ile aynı taleplerde bulunmak atılan ve atılması beklenen tüm adımları yok sayar, yok olmasına neden olur.

Ortada bir “oyun” var ki insanlara “talimatla” ölüm orucu tutturuluyor. Bunun adına da kimse “Kürt çocukları, doğduklarında annelerinden duydukları ilk kelimelerin ait olduğu dili yaşatmak için ölüme yürüyor.” dememeli. Çünkü dillerini yaşatmakla Öcal’a serbestlik istemeyi ayırt edemeyecek kadar dar çerçeveden bakamayız yaşananlara.

Olaylara hapisteki insanların penceresinden bakarsanız sadece “ölümü” görürsünüz. Ancak bir de olaylara dışarıda, bu işi organize eden ve aldıkları talimatları hem dağdan hem de ovadan uygulamaya koyduranlar tarafından bakarsanız o zaman “oyun”u görürsünüz. Devlete şart koşarak, atılan adımları yok sayarak insanları ölüme sürüklemek barışın istendiğini göstermez.

Türkiye’de açlık grevi var veya yok. Sonuçta insanlar kandırılıyor. Her zaman olduğu gibi bazı hak talepleri ile sahneye sürülerek ortalık yakılıp yıkılıyor. Bunun sorumlusu olarak yine iktidar gösteriliyor. Hükümet kanadından gelen çelişkili açıklamamlar “ne oluyor?” sorusunu akıllara getiriyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Açlık grevi yok” derken Adalet Bakanı Sadullah Ergin 683 kişinin açlık grevinde olduğunu ancak hepsinin sağlık durumunun iyi olduğunu söylüyor. Burada iş yine sivil topluma düşüyor. Kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları, anneler, babalar kısaca vicdanı olan herkes barıştan yana olmalı.

Köle ticareti

Pursaklar Belediyesi ve BM Enformasyon Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği “Atlantikaşırı Köle Ticareti Kurbanlarını Anma Sergisi” Pursaklar’da 7 Kasım’a kadar ziyaretçilerini bekliyor.

Tarihteki en korkunç ve zoraki göç hareketlerinin yansıtıldığı sergide, birçoğumuzun bilmediği veya dikkatlerden kaçan bilgiler yer alıyor.  Sergiyi gezenler, Afrikalıların köle tacirlerinin eline nasıl düştüklerini; savaş, kaçırma ve şiddet eylemlerinin nasıl yaşandığına tanıklık ediyor. Sergideki bilgiler kısıtlı da olsa, Pursaklar Belediyesi’nin böyle bir girişimde bulunup, insan haklarına dikkat çekerek Köle Ticareti kurbanlarını anması güzel bir davranıştır. Bunu Ankara’daki diğer belediyelerin de devam ettirmesi, özellikle genç nesillere bunların anlatılması gerekir. İnsan haklarına vurgu yapan bu sergi bizlere köleciliğin tarih boyunca var ola geldiğini de gösteriyor. 1501-1900 yılları arsında köle ticaretinin başladığı hatları gösteren ilk kareden başlayıp, kölelikten kaçış için denen yollara kadar birçok bilgi ve resim orada yer alıyor. Zulmün boyutlarının kare kare yansıtıldığı sergide, kölelerin karşı koyuş şekilleri, stratejileri, kaçak özgürlük savaşçılarının oluşturduğu ve adına “maroon” denilen toplulukların bilgileri de yer alıyor. Bunlardan biri 1501-1830 yılları arasında Amerika kıtasına giden her bir Avrupa kökenliye karşılık dört Afrika kökenli, Atlantikaşırı ülkelere taşınması. Atlantikaşırı köle ticaretinin en belirgin soncu ise çok sayıda Afrikalının, Amerika kıtasına zoraki olarak götürülmesidir.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir