“Ey ölüm meleği! Acele et ve ruhumu al”

“Ey ölüm meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyeyim. Ben çok açım…” Bu acı ve duygu yüklü cümleleri Suriyeli bir çocuğun ağzından ilerleyen sütunlarda okuyacaksınız. Ama öncesinde yanı başımızdaki yangında Halep’in ağlayan çocuklarının gözyaşlarına bakalım.  

Rusya’nın ve Suriye’deki Esed rejiminin yoğun bombardımanları altında kalan Halep’in çocukları ağlıyor. İnsanlığı utandıran görüntüler dünyanın her yerine servis ediliyor. Ancak gel gör ki Türkiye dışında kimsenin sesi çıkmıyor.

Nasıl ki DAEŞ, PKK hastane, okul dinlemeden bombalıyorsa Esed rejimi de şu anda bunu yapıyor. Okulları, hastaneleri bombalıyor, sivil katliamı yapıyor. Hangi babanın, annenin, kardeşin yüreği bombaların altından kurtarılmaya çalışılan masum çocukların görüntülerini izlemeye dayanabilir?

Bizler bu tabloları Gazze’de de gördük. Savunmasız çocukların nasıl katledildiğini, tanka karşı sapanlarla siper olan gençlerin nasıl özgürlük mücadelesi verdiğini gördük. Orantısız mücadelenin adı ‘Tanklarla sapanların savaşı’ olmuştu ama zalim dünya buna sessiz kalmayı yeğlemişti.

Şimdi Halep yanıyor, Halep’in çocukları gözyaşı döküyor. Üç günde 150 sivil hayatını kaybediyor. Halep’in doğu mahallerinde 300 bin sivilin eylül ayından bu yana rejim güçlerinin kuşatması altında olduğu söyleniyor. Halep kaybedilmiş şehirlerimizden olmasın. Çünkü Kerkük, Musul, Halep, Bağdat, Mekke, Medine ve daha birçok yer denince akla Osmanlı geliyor.

Türkler 11. Yüzyıldan itibaren Suriye topraklarında hâkimiyet kurmuş ve Osmanlı parçalanıncaya kadar bu halkı savunmuştur. Yavuz Sultan Selim’in 1516’daki Merc-i Dabık Savaşını kazanmasıyla Osmanlıya bağlanan Halep, ticaretin başkenti konumuna yükselmişti. Anadolu ile Mezopotamya ve Akdeniz ile İran arasındaki yolların kesişim noktasında olması, sınırımızda bulunması ayrı bir önem atfediyordu…

Şimdi geriye dönüp baktığımız zaman bir zamanlar bu koca coğrafyanın hükümdarı olan Osmanlının torunlarının Suriye’de olmasını eleştirenler var.  Çocuklar, kadınlar,  yaşlılar kendi iç dünyalarında sürgün yemişler. Suriye yanı başımızda yanıyor. Yangından kaçanlara kucak açan ise yine Türkiye. Tarihi bağımız, kültürel yakınlığımız, medeniyetimizden aldığımız sorumluluk bugün yine yaşatılıyor. Ama gel gör ki bunu hazmedemeyen içimizdeki Esed severler de var.

Oysa dünyadaki “kurtlar” kendi yemlerini aldıktan sonra taşeron örgütleri devreye sokuyor. Şu an Halep’te yaşanan böyle bir şey. Esed diktatörünün rejiminde mazlumların gözyaşını içimiz kan ağlayarak “seyrediyoruz.” Bombardımanların altında kalan çocuklar, açlıktan gözlerini hayata yuman minikler, çığlıklarını sosyal medya üzerinden haykırıyordu.

İşte onlardan bir tanesi tam da geçen yıl bu zamanlar şu mektubu yazmıştı: “Bu benim vasiyetimdir, canım anneciğim. Senden benim güzel gülüşlerimi hatırlamanı ve yatağımı olduğu gibi bırakmanı istiyorum. Ve sen ablacığım! Arkadaşlarıma de ki ‘O açlıktan öldü.’ Ve sen abiciğim! Üzülme, ikimiz birlikte ‘Biz açız’ dediğimizi hatırla. Ey ölüm meleği! Acele et ve ruhumu al ki artık cennette yemek yiyeyim. Ben çok açım. Ve ey ailem! Benim için korkmayın. Ben sizin yerinize de cennette yiyebildiğim kadar çok yiyeceğim.”

Altı yıldır taş üstünde taş bırakılmayan Suriye’de yerle yeksan edilen bir medeniyet var. Tepelerine dünyanın en vahşi silahlarından yağan bombalar, çocukları, kadınları, sivilleri açlığa ve ölüme terk ediyor. Neredesin BM, neredesin dünya?

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir