Durum buysa vay halimize

Gerçeklere ulaşmak için, kimi zaman rafların arasında saklı kalmış –buna unutulmuş da diyebilirsiniz- kitapların tozunu teneffüs etmek gerekiyor. Oturduğumuz yerden bilgiye ulaşmak günümüzde kolay olsa da, bunun böyle olmadığını birazdan okuyacaksınız.

12-13 Temmuz tarihleri arasında 2 gün boyunca Ankara’daki Milli Kütüphane’de, yıllardır el değmemiş eserleri incelerken, onların kapaklarındaki tozlara dokunup sayfalarını karıştırarak; onlardan faydalanmanın mutluluğunu yaşadım. Dışarıdan bakıldığında, ‘çok güzel hizmet’ sunulduğu düşünülebilir. Ancak, gelin görün ki iş hiç de öyle değil!

Bir araştırma yapmak için hangi aşamalardan geçiliyor? Milli Kütüphane Giriş Kartı’nız yoksa eğer, bir form dolduruyorsunuz, fotoğrafınız çekiliyor, 3 dakika içerisinde giriş kartınız hazır oluyor. (En kolay işlem de budur zaten) Eğer kütüphane giriş kartınız varsa, kart okuyucudan çalışma yapacağınız bölümü seçip; bir fiş alıp, çalışma yapacağınız bölüme gidiyorsunuz.

Oradaki mevcut bilgisayarlardan, aramak istediğiniz eserleri bularak yine bir form dolduruyorsunuz ve ilgili arkadaşlara o formu teslim ediyorsunuz. Orada çalışan arkadaşlar, sabah 09.00’da vermiş olduğunuz formdaki dokümanlara karşılık, “bunları 10.30’da alabilirsiniz” diyorlar. 10 buçuğa kadar bekliyorsunuz. O süre zarfında, orada çalışan personel sabah muhabbetine koyuluyor. (Allah’tan günlük gazeteler geliyor da, onları okuyarak zamanın boşa geçmesine engel oluyorsunuz.) Personelin sohbeti bitip, arşivden eserleri getirdiğinde saat10 buçuk oluyor ve gelen eserleri incelmeye başlıyorsunuz. Saat 12.15’te yemek molası veriyorlar kendi kendilerine. Normalde, yemek molası 12.30’daymış.

13.30’da başlaması gereken mesai, 13.45’e kadar uzuyor. Bölümler 13. 45’te açılıyor, bazen de 13.50’de. Araştırmalarınızın fotoğrafını çektirmek için, ‘oradaki personelin belirlediği’ çalışma saatlerini mecbur bekliyorsunuz. Sonra fotoğraf çektirmek falan derken, saat 16.45’te bölümler kapanmaya başlıyor. Bu saatten sonra arşivden bir şey alamıyorsunuz. Aldıklarınızı da o saate kadar teslim ediyorsunuz. Şimdi hesaplayın bakalım orada çalışan personel, günde kaç saat mesai yapıyor?

O dokümanlara ulaşmak sanıldığı kadar kolay olmuyor maalesef. Onlara ulaşmak için saatlerce bekletiliyorsunuz, bazı çalışanların sohbetinin bitmesini bekliyorsunuz, mola saatlerinde normal prosedüre uyulmadığını görüyorsunuz, bir sayfa dijital görüntü almak için 40 Kuruş ödüyorsunuz vs.

Bunların hepsi ayrı bir konu olarak hafızalarınızda yer ediyor. Ancak unutamıyorsunuz bunları. Bilgiye ulaşmak kolay olduğu kadar bir o kadar da zor. Çoğu insan, yapılan “özelleştirmelere” kızıyor. Orada aklıma gelenlerden biri de “özelleştirme” oldu. Burası ‘özel’ bir kurum olsaydı, yemek molası 12.15 ile 13.45 arası olur muydu? Personel, sabah sohbetini bitirmeden işe başlamaz mıydı?

Orada çalışanların bir kısmı –ki bunları diğer personellerden de dinledim- prosedürde yer alan sürenin dışına çıkarak, Bahçeli 7. Cadde’de ne var ne yok, onları öğrenip, sonra geliyorlarmış. Bir ülkenin ‘beyni’ diyebileceğimiz, binlerce kitabın yer aldığı bir mekânda çalışan insanlar, oraya bilgi elde etmek için gidenleri mağdur ediyorlar. Eğer,  kütüphaneye ayağınız düşerse, bunlara sizler de şahit olacaksınız. İşiniz olmasa da (özellikle Ankara’da olanlar), birgün sırf bunları denemek için gidin oraya…

Tabii, bunları böyle yazdıktan sonra, okurlarımızdan, “Ya Milli bir kütüphanemiz var, onu da mı özelleştirelim, ne diyorsun” diyenler olabilir. Normaldir. Ben de “öyle bir iddiam yok, sadece öyle olsaydı, oradaki personel nasıl çalışırdı” diye soruyorum. Özel sektörde 12 saat çalışıp, belki de oradaki çalışan personelin ücreti kadar alamayanlar da var. Onları düşünün ve kararı siz verin.

Bilgiye ulaşmayı zorlaştıran bu koşullarda, araştırma yapan insanlar ne yapabilirler? Bir dijital fotoğraf 40 Kuruş ise, 350 tane dijital fotoğraf ne kadar eder? Oraya değişik mesleklerden insan geliyor. Kimi prof, kimi doçent, kimi de doktora çalışmaları yapıyor; birçoğu da öğrenci. Çocuk, okulunu bitirmesi için gerekli olan tez çalışmasına, yüzlerce dijital fotoğraf çekmesi gerekiyor. “Bunun parası nasıl ödenir” diye düşünülmemiş. Kararın altında bakanların imzasının olduğunu söylüyorlar. Hadi gel de araştırma yap bakalım, nasıl olacak! Her gün (fotoğraf ücreti dışında) durum buysa, vay halimize!

Unutulanlar: Yıllardır kimsenin el sürmediği kitaplardaki, gazetelerdeki, dergilerdeki bilgileri araştırıp; onları ‘karanlık’tan ‘aydınlık’a çıkararak, insanlara sunmak için bu tür zorluklarla karşılaşan bir araştırmacı ne yapsın? Bu yöntem, insanların araştırma yapmasını güçleştirmekten başka neye yarar?

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir