“Dijital Çağ”da mahremiyet küresel olarak öldü

Ellerin, ayakların, burnun, gözlerin ve kulakların eyledikleri kalbi dönüştürür.  Kalp organların yaptığı her işten etkilenir. İşittiğimiz, gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, söylediğimiz her şey kalbimize dokunur. Kısaca yaptığımız her şeyi kalbimize de yapıyoruz demektir.

Sanal âlemde yapıp ettiklerimizden sorumlu değilmişiz gibi kendimizi hissediyoruz.  “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir” ikazı boşa değil. Sanal âlem de daha çok oyun ve daha çok eğlence haline geldi.

Sanal âlem; kişilerin kendilerini herkesten ayrı, üstün ve güçlü hissetmesini sağlayan anlamlara geldi. Takipçi sayıları veya etkileşim oranlarıyla da bunun havası atılır oldu. Öyle bir hale geldik ki hayatlarımız “dijital hayat veya dijital olmayan hayat” diye ikiye ayrılmaya başladı. Hatta dijital hayatlarımıza yapılan müdahaleler söz konusu olduğunda gerçek hayatlarımızı bir kenara bırakıp, bu alana daha fazla hassasiyet gösterir olduk.

İnsanlar “Herkes beni görsün, takip etsin, beğensin ama kimse benim gerçek hayatımı bilmesin” diyor; ama her şeyi sanal âlemde sergiliyor.

Kur’an’da Allah (cc) “Başka evlere izin alıp, selam vermeden girmeyin” der. Sosyal medyada kendi sayfası, profili, portalı, blogu’nda yer alan verileri haber vermeden kullanıyoruz. Bazen de bunu şantaj malzemesi olarak kullanır hale geldik. Böylece sosyal medyanın bizlere fitneyi sunduğunu görmüyoruz! Oysa sosyal medya öyle bir hal aldı ki çoğu zaman fitneyi organize eder hale geldi.

Facebook’ta, Twitter’da, Instegram’da ve diğer alanlarda daha fazla zaman geçirenler, dikizleme kültürüne teslim olup sürekli başkalarının ne yaptığını takip edenler, başkalarının daha iyi ve mutlu yaşadığını görüp kendilerini mutsuz hissediyor.

Sosyal medyada hemen herkes hem her şeyi bilmek istiyor hem de herkesin her şeyi bilmesini. Öyle sosyal medya kullanıcıları var ki burada savaş kazandığını, ülke fethettiğini, iktidar değiştirdiğini, cihat yaptığını, hicret ettiğini düşünecek kadar ileri gidip, kendini kaptırıyor.

Bazıları için sosyal medya nispet yapıp laf sokma yeri. Bazıları için boks çuvalı gibi enerjisini atacağı ya da bağırıp rahatlayacağı karanlık bir kör kuyu. Aslında bu kör kuyu çoğu zaman kullanıcılarını dibine çekiyor ama fark edilmiyor!

Yüze söylemeye cesaret edemediğimiz her şeyi orada “özgürce” söyleyebiliyoruz. Ancak o kişiyle karşılaşınca sahte bir nezaket ile karşılıklı kahvelerimizi yudumlayabiliyoruz.

Sosyal medyadan uzak kalınca hayattan koptuğunu hissedenler var.

Gündem, magazin, spor, ekonomi takibi derken; salavat kampanyaları, cüz paylaşımları, nişan, düğün, sünnet davetiyelerini bu sayfalar üzerinden paylaşıyoruz. Kandilin gelişi, Ramazan’ın başlangıcı, bayram gününü sosyal medyada paylaşılan ayet, hadis ve kopyalanmış söz paylaşımlarıyla öğreniyoruz.

Espriler bu alanda paylaşılan capsler üzerinden yayılıyor, gelişiyor, çoğalıyor. İnsanlar hem teknolojiye hem de sosyalleştiren teknolojiye o kadar bağımlı ki artık bunu görmezden gelemeyiz.

Çoğu kullanıcının profil fotoğrafını, sayfasındaki paylaşımlarını eşi, eşiyle çektirdiği mutlu aile tablosu, düğün fotoğrafı, gezi fotoğrafı, yemek fotoğrafı, tatil fotoğrafı süslüyor. Öyle ki çalışılmış, hazırlıklı pozlar, herkesin bakması istenen, herkesin bakacağı bilinen ve bakılsın, beğenilsin diye çekilmiş fotoğraflar… Çoğumuz tatile gitmeyi dinlenmek için değil, sosyal medyada paylaşmak için istiyor.

Fotoğraflarımız, yemeklerimiz, evimizdeki değişiklikler, eşlerin hamileliğinden yeni doğan çocuğun günlük değişimine, gidilen yerlerden yapılan eylemlere kadar fotoğraf çekip paylaşmadan duramaz hale geldik.  

Eskiden evlerimizde albümler olurdu. Bu albümler herkese de gösterilmezdi. Evlerin en özel yerlerinde muhafaza edilirdi. Şimdi hepsi sosyal medyaya taşındı.

Sosyal paylaşım sitelerini çok faydalı kullananlara sözümüz ve haddi aşan bir kabalığımızın olamayacağı kaydını düşerek yazımızı şu soruyla bitirmek istiyorum: Sürekli mutluluklarımızı, yemeklerimizi, eşimizin yaptığı sürprizleri, tatillerimizi, doğum günü pastalarını, mahremiyetimizi teşhir etme düşüncesizliği düşünmemiz gerekmez mi?.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir