DEVRİN SADIKLARI

Ehliyet, liyakat, sadakat… Herkes için en önemli kavramlar idi.

Mevsimler gibi kavramlar da değişti. Ocak ayında kavurucu sıcak, nisan ayında dondurucu soğuklar gibi…

Herkes, her şey kendi mecrasından uzaklaştı. Bizim medeniyet değerlerimizde en önemli şey neydi? Ehliyet ve liyakat idi. Bir işi yapan kişi o işin ehliyse yani liyakat sahibiyse en büyük sadık o idi.

Peki, şimdi ne oldu ya da en çok neyden yakınıyoruz?

Dünyevi işleri takip ediyorsak gözlerimiz televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında; kulaklarımız radyoların frekanslarında, siyasetçilerin konuşmalarına, sosyal medyanın hashtag’lerine odaklanmış vaziyette.

Her gün aynı kelimelerin değişik versiyonlarını, sadece kıyafetlerini değiştiren siyasetçilerden, yorumculardan dinliyoruz. Partiler aynı kavganın peşinde, televizyon yorumcuları aynı kavganın primindeler…

Senaryolar farklı olsa da aktörler ve oyuncular aynı… Bazen iyi karakteri canlandırırken bir de bakmışsınız kötü karakteri oynamak zorunda kalmışsınız.  Bize ne sunulmak isteniyorsa biz de onu algılıyoruz.

Hangi taraftan olursa olsun farklı düşündüğünüzde “öteki”, aynı düşündüğünde “bizden” diye tanımlanıyoruz.

Makamlar ve mevkiler de böyledir. Sizi o makamlara getirenler size bazı görevler/roller verir. Siz o rolü o göreve getirenlerin istediği gibi oynamak zorundasınız. Aksi halde rolleriniz ve görevleriniz elinizden alınır. Eğer bunun bilincinde değilseniz zaten maceranız uzun sürmez…

Çünkü…

“Eskiden ve şimdi” diye başlayan cümleler kurmak zorundayız. Geçmişi yerdiğimizde gelecekten umut bekleriz. Şimdiyi eleştirdiğimizde geçmişe özlem duyarız. Yalnızlaştıkça, çaresiz kaldıkça, öfkelendikçe, yanlışları gördükçe, üzüldükçe, dönüp dolaşıp; ehliyet, liyakat ve adalet der dururuz…

Birazcık vicdan ve inanç sahibiyseniz “rolünüzü” iyi yapmak istersiniz. Bunun hem bu dünyada hem de öteki dünyada hesabının olduğunu bilirsiniz. Tam da bunu yaparken sizden “sadakat” beklenir. İşte o zaman sadakatin içeriği de değişir. Sadakatiniz sizin sabıkanız olur. Ortaya devrin sadıkları çıkar.

Şimdi dönelim “eskiden” diye başlayan cümlelere… O “eskiden” dediğimiz anları; bir işi emanet ederken o kişinin inancına, cemaatine, cemiyetine, partisine, ırkına, dünyevi yaşantısına bakılmadığı zaman dilimini bulabildiğiniz dönemlere kadar götürebilirsiniz.

“Kafamız karıştı, içinden çıkamayıp, cevabını bulmakta zorlanıyoruz” dediğinizi duyar gibiyim…

Öyleyse dönüp “şimdi” diye başlayan cümleler kuralım… Belki bu konuda sorularımızın cevabını bulmak daha kolay olacaktır.

Emaneti ehline vermek bizim inancımızda farzdı değil mi? Allah böyle emrediyor! Yanlışların, hataların, içinden çıkmazların kaynağı tam da burası değil mi?  

Ehliyetsiz insanlara sırf “bizden” diye yatırım yaptığımız anları düşünelim. “Yanımda durdu, benden ayrılmadı, ne dediysem yaptı, ne isteydiysem uyguladı, benim adamım, bu işi bundan başkasına yar etmem” denilenleri hatırlayalım…

Yani “Bana itaat eden” sadıktır anlayışını gözlerimizde canlandıralım.

Dün ehliyet ve liyakat sahibi olmadan “sadık” olanların, bugün verilen rolün dışına çıktıklarında nasıl “ihanet” gerekçesiyle ötekileştirildiğini görelim.

Bir de her dönemin aktörlerinin kendi sadıklarını oluşturduklarını unutmayalım!

Ramazan-ı Şerif kalplerimize merhamet, hanelerimize bereket, idarecilerimize ehliyet ve adalet nasip etsin.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir