Dedikodu ve arkasındaki gerçekler

Yazının başlığını okuduğunuz zaman ilk etapta hem “dedikodu” hem de “gerçekler” gibi iki kelimenin yan yana yazılmasının bir çelişki olabileceğini düşünebilirsiniz. Ancak yazının bütününde bunun neden böyle olduğunu anlatmaya gayret edeceğiz.

Genelde düşünmeyen, akletmeyen, sorgulamayan, basit ruhlu insanların eğlencesi haline gelen dedikodu/gıybet, günümüzde televizyon programları, dizi örnekleri ve politik davranışlarla zirveye çıkmış durumda. Kitle iletişim araçlarıyla evlerimize giren, siyaset etme sanatı ile kamusal alanda boy gösteren, iş yerlerinde, çalışma hayatında yankılanan dedikodu birçoğumuzu esir almış vaziyette.

Kur’an ve sünnet boyutuyla olaya baktığımızda, Allah’ın yasak ettiği dedikodu/gıybet; ölmüş insanın etini yemekle özdeşleştirilmiş. “Bir kısmınız diğerlerinin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinizin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi?” Gerçekten tiksindirici değil mi? Ama ne yazık ki günümüzde gıybet/dedikodu öyle bir hal almış ki her gün ‘Ölmüş kardeşimizin etini yer’ hale gelmişiz ama bunun farkında bile değiliz.

Peki, gıybet/dedikodu bizi kendine nasıl esir alıyor? Dedikodu, TDK Sözlüğünde “Konusu çekiştirme ya da kınama olan konuşma” şeklinde tanımlanmış. Dedikodu, genellikle ortamda bulunmayan birilerinin olumsuzlukları hakkında konuşma olarak algılanmakta. Bununla beraber suçlamaya yönelik dedikodunun daha yaygın olduğunu görüyoruz.  Bunu yaparken de şu tür sorularla karşılaşıyoruz: “Neyi söylemeliyim? Kime söylemeliyim? Nasıl söylemeliyim? Bunun faydası ve zararı ne olur?  Benim için neden önemli? Bunu ileteceğim kişide nasıl etkiler yapar? Bu aktarımı duyan kişi nasıl reaksiyon gösterir? Ve son olarak da bu dedikodu bir gruba ne yapar?”

Yukarıda ipuçlarını verdiğimiz kitle iletişim araçlarından televizyon örneğine bakalım. Televizyonlarda ekrana gelen bazı diziler ve programlarda ‘kirli ilişkiler’ gün yüzüne çıkartılmaya çalışılırken, burada kullanılan yöntemlerin birçoğu bilgiye dayanmadan, dedikodu şeklinde zuhur ediyor.

Mesela; birbirinden ayrı olan aile bireylerini kavuşturmak için seçilen yöntemler arasında ‘locadaki izleyici yorumu’ denen yöntemle olayın öznesi durumundaki şahıslar hakkında suizanda bulunuluyor. Ya da olayın tarafları hakkında sözüm ona yorumlar yapılarak dedikodu yöntemi, ifşa sistemi işletiliyor. Veya x bir dizide ortaya atılan bir dedikodu ile yıkılan hayatlar ve onun yerine inşa edilmeye çalışılan başka hayatlar işlenerek topluma ‘dedikodu yöntemleri’ empoze ediliyor. Yani dedikodu ile ‘meşhur’ olma yolu…

Siyaset kurumunda ise durum çok farklı değil. Hangi alanda olursa olsun yönetme erkini elde etmek, koltuğu korumak veya koltuğu ele geçirmek için politik söylemler geliştiriyor. Bir kısmı bunu yaparken ‘dedikodu’ yöntemini uyguluyor. Hani ‘Çamur at, tutmazsa izi kalır’ sözü var ya, tam da bu işte. Eğer bunun gerçeklik payı olmasaydı siyasetçilerin birçoğu meydanlara çıktığı zaman ‘Dedikodu siyaseti yapmayacağız’ deme gereği hissetmezlerdi herhalde.

Çalışma hayatına geldiğimiz zaman durum çok daha kötü. İhtiras, bencillik, bazen de hırs ile ‘Dedikodunun’ zirveye çıktığını görüyoruz. Dedikoduyu iletişim biçimi, eleştiri yöntemi olarak görenler olduğu gibi psikolojik açıdan rahatlamak için bu yola başvuranlar da bir hayli fazla. Bazıları bunu “istihbarat yöntemi” olarak kullanır. Öyle ki iş yerinde dedikoduyu “kariyer yükselmesi” olarak görenler bile var. Maalesef tüm bu gerçeklikler, bizi kendine esir alan ‘dedikodu/gıybetin ’in arkasında yatıyor. Gıybetsiz/dedikodusuz bir hayat yaşamak dileğiyle…

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir