“Davacıdan” kayyum, “davalıdan” da bilirkişi olursa

Türkiye’de bazen öyle garip işler oluyor ki, bunları hayretle izleyip, geçiyoruz. Ağlanacak halimize bazen gülüyoruz kimi zaman da bu durumu hiç umursamıyoruz.

Hatırlayacağınız üzere, 22 Eylül 2010 günü, Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi, Saadet Partisi’nin kongre yönetimini kayyuma devretmişti. (Kayyum: Belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse. TDK) Böylece Türkiye’de ilk defa bir partinin genel merkez kongresi, kayyum aracılığı ile yapılacaktı. Asıl ilginç olanı da o davada, “davacı olanların” kayyum tayin edilmesiydi. Bunlar yaşandı ve bitti derken…

Buna benzer bir olay da –haberlerde yer aldığı kadarıyla- Sakarya’da yaşanıyor. Öncelikle Habertürk gazetesinde yer alan Özlem Yılmaz imzalı haberi okuyalım. “Sakarya’da belediye başkanlığı ve kaymakamlık görevlerinde bulunan 77 yaşındaki İzzeddin Akbaş’ın ölümünden sorumlu tutarak şikâyet edilen doktor, aynı soruşturmada ‘bilirkişi’ olarak atandı.”

Habere göre, şikâyet edilen doktor -yani “davalı”- “bilirkişi” olarak atanıyor. Anlaşılan, Saadet Partisi Genel İdare Kurulu üyesi Mustafa Kamalak’ın hem şikâyetçi olması hem de kayyum atanması gibi. Haberde bahsi geçen doktorun da “bilirkişi” olarak atanması birbirine ne kadar da benziyor. Biri “davacı” diğeri “davalı.”

Bu haberden sonra, 29 Kasım akşamı, Murat Akbaş imzalı bir e-posta (mail) alıyorum. O e-postada “Şikâyet edilen doktor davada bilirkişi oldu” başlığı yer alıyor. Bu haberi birçoğunuz, hem gazetelerden hem de internet sitelerinden okumuşsunuzdur. Haberin özetini yukarıda aktardım.

Şimdi de Murat Akbaş’ın mailindeki “çaresizliğini” yorumsuz olarak sizlere aktarıyorum. (Bu mail, benim dışımda birçok kişiye de gönderilmiş olabilir. Bilmiyorum.) Akbaş: “Hukuki mücadelem, arkamda destek olmayınca havada kalıyor. Herkes haklısın diyor ama kimsenin bir şey yaptığı yok. Suçlular savaş kazanmış kahramanlar gibi geziyorlar. Bir madalyaları eksik.

Böyle olunca da bana karşı daha da cüretleniyorlar, ‘hem babanı öldürürüz hem de kinimizi kusarız. Sen de hiç bir şey yapamazsın’ durumuna geldik. Ben bu ülkenin sağlığından faydalanamadığım için babamı kaybettim.  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak anayasal hakkım olan hak arama özgürlüğü neticesinde yaptığım başvurularımın cevaplanmaması, oluşan belirsizlik ve aleyhime verilmiş bilinçli kararlar neticesinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ülkemin sağlık, idari ve adaletinden bilinçli olarak faydalandırılmamaktayım.

Olayda baştan sona kötü muamele var. Hakkımızı aramaya çalıştığımız için olay bize karşı sistematik bir linç kampanyasına dönüştü. Olay daha vahim boyutlara gitmekte.”

İbrahim Akbaş, “çaresizliğini” bu şekilde dillendiriyor ve babasının kasım ayında rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğünü, aralık ayında ise hayatını kaybettiğini ifade ediyor. Bir evlat olarak “babasının ölümünde ihmal olduğunu” iddia ederek, hukuki mücadele verdiğini haykırıyor.

Hukuk devletinde bu tür vakaların yaşanması ne yazık ki hepimizi üzmektedir. Kimi zaman ‘hak’ ararken ‘haksızlığa’ uğrayabiliyorsunuz. Akbaş, bir “ihmal olduğu” iddiasını belirtiyor; ancak bu “ihmalin” ne şekilde olduğunu bizler bilmediğimiz için, kimseyi yargılama hakkımız olmadığını düşünüyor ve yargılamayı değerli yargıçlara bırakıyoruz. Bizler, adalet dağıtan yargıçlarımıza çağrıda bulunup; eğer varsa bir “haksızlık”, onun giderilmesi gerektiğini hatırlatırız!

Türkiye’de sağlık reformunda atılan adımlarda bir ilerleme kaydedilirken, bu tür vakaların yaşanması hem hukuku hem de sağlık çalışanlarını ve hizmetlerini sorgulatmayı kaçınılmaz kılıyor. Geriye şu soru kalıyor: “Davacıdan kayyum, davalıdan da bilirkişi atanırsa, sonuç ne olur?”

Unutulanlar: Hukuk düşüncesinde en çok tartışılan kavramın adalet olduğunu unutmamak gerekir. Haklılık, davacıyı ya da davalıyı “yetkili kılmak” değildir!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir