Çocukluğumun Ramazanları

Dünyada üç tür insan var derler ya! Biri iyiliği emreden, diğeri kötülüğe sürükleyen, üçüncüsü ise nemelazımcı olandır. İşte aylardır beklediğimiz “On bir ayın sultanı” gelip kapımızı çaldı. Bir tarafta tatlı telaş içinde o iklimi yakalama, ona kavuşmaya çalışanlar dururken; diğer yanda da her günü birbirine eşit olup, “gelen”in farkında bile ol(a)mayanlar var. Üç insan çeşidinden ikisini dışarıda bırakıp, birini yani iyiliği emredip, kötülüğü nehyedenleri gördükçe eski Ramazanları hatırladım.

Eski dediğime bakmayın yahu! Fazla uzaklara gitmeyeceğim çeyrek asırlık hayatımda, şunun şurasında 16-17 yıl geriye gidip, eski Ramazanların bendeki yerini anlatmaya çalışacağım. İlkokul yıllarımdı, namaz kılmaya yeni başlamış, Ramazan oruçlarını ise ilk başta yarım gün, sonra ikindiye kadar en sonunda da tam gün tutmayı başarmıştım. Oruç tutmanın farz olduğu yaşlarda olmasam da Ramazan ayında oruç tutmanın önemini kavramak için ilk adımlarımı atmıştım, gerek teoride gerekse pratikte bunları öğreniyormuşum. Öğreniyormuşum diyorum çünkü çocuk yaşımda oruç tutmaya yeni bir tarif getirmişim meğerse: “öğlene kadar, ikindiye kadar” nihayetinde günü tamamlamışım ve tam tutmuşum.

Böyle günlerde akşam ezanı yaklaştığı vakit, damlara çıkıp minarelerden yükselecek olan “Allahu Ekber” sesine kulak kesilirdik. İmamların ezan okumasını sabırsız, aynı zamanda büyük bir heyecanla beklemeye koyulurduk. Ezan okunduğunda sanki ailenin diğer fertleri okunan ezanı duymuyormuş gibi tüm mahalle çocukları hep birden “Ezan okundu” diye bağırarak evlerimize koşup, ailemize haber vermeye çalışırdık. İşte o esnada günün manevi ödülüne karışamayan büyüklerimiz, maddi ödülümüzü hazırlamış olurdu.

Bazen babamın cebinden çıkan bir çikolata, kimi zaman annemin elinden aldığımız başka bir hediye sevince boğardı yarınki orucu tutmaya. Yediğimiz hurmalar, oruç tutmanın tadını çoktan düşürmüştü damağımıza, ağzımız tatlanmıştı bir kere. Çocuktuk, ufacıktık ama büyümek için ne kadar da acele ederdik. Gece sahura kaldırmaları için annemizle akşamdan “pazarlık” edip, “olumlu” cevap alıncaya kadar annemizin yakasını bırakmazdık. Elimizden tutardı babamız, ağabeylerimiz götürürlerdi camilere.

Birlik, beraberlik, namaz, teravih, dua hepsi orada vardı.  Tek tek tanışırdık hepsiyle. Kimi avuçlarımızda, kimi tespihimizde, kimi kıyamda, kimi de secdede yakalardı bizleri; ama hepsinden önemlisi yüreklerden gelendi. Günler öncesinden temizlik, alışveriş yapılır, iftar davetlerinin günleri ayarlanırdı. Komşularla bir araya gelmek için yapılan iftar davetleri, teravih sonrası çay sohbetleri, hepsi ne kadar güzeldi. Evet, çocuktuk, eski Ramazanları böyle karşılardık, böyle yaşardık. Bayramların heyecanı ise bir başkaydı.

Aylardır beklediğimiz, evleri temizleyip, alışverişler yaptığımız “misafirimiz” sonunda kapımızı çaldı. Dün gece “buyur!” ettiğimiz Ramazan-ı Şerif’le bu akşam ilk iftarımıza kavuşuyoruz. Rabbim kabul buyursun. Gelin yeniden İslam’ın ortaya koyduğu ana kaynaklara Kur’a ve Sünnet’e sarılıp, Ramazan-ı Şerif’i verimli bir şekilde idrak edelim. Artık eski Ramazanlara özlem duymadan yeniden geliştirelim komşuluk ilişkilerini, birlik beraberlikleri. Uzaklaşalım israftan, haramdan, hak yemekten, rüşvetten; yönelelim Hakk’a, sarılalım Allah’ın ipine.

Kötülüğe sürükleyenlerden değil, iyiliği emredenlerden olalım. Kur’an ve Sünneti anlayıp, yaşayıp, yaşatalım. İnsanlığın geleceğini inşa edecek olan İslam dininin kıymetini bilerek, bu günlerin önemini, kaybolan değerlerimizi hatırlayalım! (Tüm İslam âlemin Ramazan ayını tebrik ediyorum.)

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir