Çocukluğumun bayramları

Bugünkü köşe yazımı bayram için çıktığım Bursa yolculuğunda yazıyorum. Asıl konuya geçmeden önce bu yılın en değerli, en hassas “misafirini” yolcu etmenin hüznünü yaşıyoruz. Yola çıkmadan önce kıldığımız son teravih ve imam efendinin ağlayarak okuduğu sûreler hafızama kazındı ve hüznümü daha da artırdı. Tatlı telaşa kapıldığımız o günlerde, misafir etmenin mutluluğunu doya doya yaşamaya çalıştığımız bir ayın ardından şimdi elveda deme zamanı gelmişti. Rabbim bu misafiri en iyi şekilde ağırlayan kullarından eylesin deyip, geçmiş yazılarımda yazdığım “çocukluğumun Ramazanları”nın ardından bir de bayramını yazmak istedim.

Ankara’dan Bursa istikametine yolculuk etmek için bindiğim otobüsün hareket etmesinin ardından ben de geçmişe doğru yol aldım. Belki de bu geçmiş dediğim 17-18 yıl öncesini hafızamda canlandırıp, beni o günlerdeki heyecanla yeniden buluşturacaktı. Çocukluğumda Ramazan heyecanın yeri, önemi ve yaşadığım mutluluk bir başka iken buna bir de bayrama kavuşmanın vermiş olduğu haz eklenirdi.

Arife günü bizim için en unutulmaz günler arsında gelirdi. Çünkü çocuktuk ve bayramın heyecanını daha arife gününden yaşamaya koyulurduk. Ramazan’ın çocuklar için bayrama ulaşmak adına en güzel mükâfatı belki de alınan yeni bir elbise, pırıl pırıl bir ayakkabı ve şekerlerin konulmasını bekleyen minik bir çanta ile harçlıkların konulacağı minnacık cüzdandı.

Bu heyecanı yaşayan sadece biz çocuklar mıydık? Tabii ki hayır! Son teravihlerde “elveda” denerek, ilahiler okunur, naatlar dizilirdi. Teravihin ardından konu komşu, eş dost ir araya gelir adeta “bayram provası” yapardı. Bazen alınan kabuklu fıstık, fındık etrafında toplanılır; bazen de hazırlanan tatlıların eşliğindeki çay sohbetlerinde.

Bu dünyadan göç edip gidenlerin isimleri anılır, onlara Fatihalar okunur; geride kalanların ise adresleri teyit edilir ziyaret için planlar yapılırdı. Bayram coşkusu arifeden başlar son güne kadar devam ederdi. Artık yeni bir misafire kavuşulmuş, bir aylık hizmetin tacı takılmak üzere bayram sabahında çoluk çocuk, ihtiyar genç hemen her yaştan erkekler caminin yolunu tutardı. Sabah namazı ile başlayan bayram, namazın kılınıp, cami avlusunda herkesin sıraya girerek birbirlerinin bayramını tebrik edip, güzel temennilerde bulunması ile devam ederdi.

Camiden çıkan cemaat mutlaka yanında birkaç kişi getirip, bayramın ilk sabah kahvaltısını birlikte yapıp, Ramazan geleneğini devam ettirirdi. Ardından önce vefat edenlerin evleri, sonra akrabalar daha sonra da komşular ziyaret edilirdi. Birlik beraberlik ortamlarının oluştuğu o günlerde, insanlar daha bir kıymet bilirdi. Ziyaret edilen birçok evde çeşit çeşit ikram bulunur, Ramazan bereketi bayrama da taşınırdı. Çocuktuk, ellerimize aldığımız çantalarla komşuları tanıdık tanımadık demeden, kapılarını çalıp ikramlarını kabul eder, elerinden öperdik. Belki de en anlamlısı çocukların yaptığı idi: Tanıdık tanımadık herkesin kapısını çalıp, bayram olduğunu hatırlatmak.

Şimdi ise bunların birçoğu unutuldu. Bayram deyince “tatil”i aklına getiren, ziyaret deyince AVM’lere koşan, ikram deyince köşe bucak gizlenen bir hal aldık. Neredeyse 10 yıldır büyükşehirlerde bayram geçiriyorum. Gözlemliyorum, birçoğu “hafta sonu” tatili gibi geçiyor. Hele bir de gideceği akrabası, yakın komşusu veya bağlı olduğu bir dernek, vakıf, kuruluşu olmayanların bayramı… hepten “tatil” oluyor.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir