Bugün Kemalist olalım ama… (2)

Tarihi dönüşüm adına kendimi mitlerine uygun davranan bir Kemalist gibi hissederken, emperyalist saldırılara karşı güçlü ve bağımsız bir devlet politikası güdülmesine inandığımı bir kez daha vurgulamış olayım. Kemalizm bir anlamda emperyalizme karşı yürütülen bir ulusal kurtuluş devrimidir. Kemalizm’in evrensel boyutu, yeni emperyalizme karşı gelişmekte olan ülkelerin dayanışma içinde, evrensel bir korunmaya geçmeleridir.

Bunları yazarken aklıma Tamer Korkmaz’ın “Ankara-Washington Hattı” kitabında ‘Türkiye’nin ABD hâkimiyetine girdiği ve ABD hâkimiyetinden çıktığı’ satırlar geldi. “Türkiye’nin gayr-i resmi biçimde Amerikan hâkimiyetine girişi 11 Haziran 1944’tür.” (Korkmaz, Tamer. Ankara-Washington Hattı, 2007, s.18)

1 Mart 2003 tezkeresi Türkiye’nin lehine, ABD’nin ise aleyhine olmuştur. Bu tarih Türkiye ile ABD arasındaki kırılma tarihidir.  Bu olayların neticesinde “15 Mayıs 2006 tarihinde Türkiye, Amerika ekseninden, 1944’ten beri bulunduğu ABD yörüngesinden çıkmıştır. Ankara o andan itibaren bağımsız stratejik kimliğini kazanmış durumdadır.” (age. s.127)

Demek ki Ankara’nın ekseni, bağımsızlık adına, o tarihte kaymış(!) Cumhuriyetin ilanından sonra bağımsızlık adına en önemli olay diyebileceğimiz bir tarihtir bu. Şu anda ABD ile olan ‘gerginliği’ sorguluyoruz. Bağımsızlık adına çığlık atarken, neden şimdi ABD’den kopmanın korkusunu yaşıyoruz? Bazı meşhur yazarlarımızdan Halide Edip Adıvar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Emin Yalman gibi, Amerikan mandasını istemeyi hiç düşünmedim.

“Türkiye’nin cumhuriyet dönemi dış politikası hiçbir büyük ülkeyi karşıya almamak üzere kurulmuştur. Böylece, genç cumhuriyet dış dengelerle kendi bağımsız yolunu oluşturabilmiş ve hem büyük ülkelerle hem de komşuları ile dengeli ilişkiler geliştirmiştir” diyerek mi bunu yapıyoruz? Bunu söylüyorsak, Irak, Suriye, Ermenistan, İran gibi ülkelerle olan ilişkileri nereye oturtuyorsunuz?

Kapitalizmin bir dünya sistemi haline geldiğini biliyoruz. Sisteme dâhil olan ülkeler ya o sisteme uyarlar ya da uydurulurlar. Uluslararası örgütler dünya sistemini oturtmaya ve onu sistemleştirmeye çalışırlar. IMF de bunlardan biridir. Bugünkü bazı ulusalcılar gibi körü körüne “kahrolsun IMF, kahrolsun ABD” sloganları atarak, ulusalcılık yapılmaz. Kemalist ulusalcılık ilkesi, ‘bütünlüğü’ amaçlar. Uluslararası örgütlerle devletleri özdeşleştirecek kadar ‘okumuş cahil’ olmayalım…

Gerçekleştirilen Kemalist devrim hem emperyalizme hem de saltanata karşı bir çıkışı, çağdaş dünyaya açılarak, modern yaşam düzeni ile bütünleşecek bir devlet yapısına gereksinme duyuyordu. Kemalizm bir anlamda ulusal, demokratik, cumhuriyetçi bir devlet modeli ile özdeşleştiriliyordu. Kişi egemenliğine dayalı devlet türünden millet egemenliğine dayalı devlet modeline, çağdaş bir cumhuriyete, devlet yapılanması çerçevesinde geçiliyordu.

“Kemalizm’in çağdaşlaşma ilkesi, Türkiye için çağdaşlaşma yalnızca batının tekniğinin alınması değil. Batıyı batı yapan düşünce ve yaşam biçiminin benimsenmesi çok önem taşıyordu. Çağdaş uygarlığı temsil eden batı uygarlığının içine eşit koşullarda onurlu bir üye olarak girebilmek için büyük bir savaşımın verilmesi gerekiyordu. Dünyada her şey için gerçek yol göstericinin bilim olarak benimsenmesinden sonra ülkede gerçek bir kalkınma yarışı başlatılabilmiştir.” (Çeçen, Anıl. Kemalizm, s.137)

Bu düşüncede olan Kemalistler, AB’ye üyelik politikasını nasıl eleştiriyorlar? Bu satırlardan da görüldüğü gibi, Batı’nın tekniğinin dışında, düşünce ve yaşam biçiminin benimsenmesi bizi yanlış ideolojilere yönlendiriyor. Ondan sonra başlıyoruz, sloganlar üretmeye. Eğer Kemalist olmaktan anlaşılan buysa; Kemalist olalım ama nasıl?

Unutulanlar: Atatürk, Batı’nın bilim ve tekniğini alın derken, onların ‘ahlaksızlık’ içindeki düşünce ve yaşam biçimini de alın demiyor. Bunu söyleyenler, kendilerini Kemalist sanıp ulusalcı davrananlardan başkaları değildir.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir