Bir fitne-ci-nin itirafı

Her kitabı merakla her yazdığı büyük bir keyifle okunan İskender Pala’nın yeni kitabı olan İtiraf’ın sayfaları arasında üç günlük bir yolculuk ettim. Osmanlı döneminin bilge kişilerinden Molla Lütfi’nin başına gelenlerin acı tecrübesine şahit olduk. Şunu gördüm ki İskender Pala’dan öğrendiğim Molla Lütfi’nin hikayesi, günümüzde yaşadığımız problemlerin ibretlik bir örneğini teşkil ediyor.

Dilini tutamayan, sözünü esirgemeyen Molla Lütfi, bunun cezasını hem ‘delilik’ lakabı hem de hayatıyla ödemiş bilge bir şahsiyet. Tokatlı olduğu rivayet edilen Molla Lütfi, ilk eğitimlerini müderrislerden Kutbeddin Hasan Efendi’den alır. Ardından Hoca Sinan Paşa’nın derslerine devam eder. İlerleyen zamanda bu eğitimleri Ali Kuşçu’nun dersleriyle devam ettirir. Ve bir gün Ayasofya Medresesi’nde müderris olur. Yaptığı okumalarla ilmini arttırır. Alim olan Molla Lütfi aynı zamanda zeki ve latifecidir. En büyük kusuru(!) ise sözünü esirgememesi olur.

Fatih Sultan Mehmed ile girdiği münakaşa, haksızlık ve yanlışlık karşısındaki sabırsızlığı başına büyük işler açar ve Sivrihisar’a sürgüne gönderilir. Fatih Sultan Mehmet’in vefatının ardından tahta geçen Yıldırım Beyazıt, tüm siyasi mahkumları affeder. Bu aftan yararlanan Molla Lütfi de İstanbul’a medresedeki görevine iade edilir.

Muazzam vaazıyla milletin gözdesi olan Molla Lütfi, namazdaki huşuyu anlatırken Hz. Ali’den örnek verir. Bir savaşta yaralanan Hz. Ali’nin vücuduna batan okun namaz kıldığı esnada çıkartıldığını ve ok çıkartıldıktan sonra bunu hiç fark etmediğini söyleyerek “Namaz dediğin böyle olur. Bizim namazlarımız ise bunun yanında eğilip doğrulmadan ibarettir” şeklinde örnek verir.

Bu vaazın üzerine orada bulanan ‘hoca’ sınıfından bir kesim, Sultan Bayezid’in huzuruna çıkar ve Molla Lütfi’yi şikâyet eder. Sultan Bayezid ferman buyurur ve mahkeme edilmesini emreder. Bu olay bazı kesimler tarafından özellikle (kitaptaki hikâyeyi anlatan) ‘Akbaba’ lakaplı Kör Cenevizli tarafından eleştirilir, kendisine ‘zındıklık’ isnat edilir. Şeyhülislam Efdalzade, Molla Lütfi’nin idamını gerektirecek bir şey olmadığını belirtse de Hatipzade mahkeme heyetinin başına geçerek idama karar verilir. İftira ile helakine çalışanlar daha sonra bunu itiraf etse de iş işten geçmiş ve Molla Lütfi hem idam edilmiş hem de başı gövdesinden ayrılmıştır.

Ömrü kurnazlık ile geçen, girmedik kılık bırakmayan Kör Cenevizli, yapılan fitne ve sonrasında yaşanan idam olayını itiraf etmek üzere Yavuz Sultan Selim’den kendisini dinlemesi için 15 gün müsaade ister. Her gün ayrı bir hikayeyi anlatarak sürecin nasıl idamla sonuçlandığını anlatır. 16’ncı günde ise itiraf eder:

“Ben inanıyorum ki bir devletin çöküşü ulemasının yahut şeyhlerinin yoldan sapmasıyla olur. Ulema yahut şeyhlerin hırslarına yenik düştüklerini görürsen derhal tedbir neyse yap. Aksi halde hırsın sonu devlete de sahip olasıya kadar uzanacak olan ilim de iman da dünya nimetine feda olacaktır. Unutma ya Sultan, kişiler, zaman ve mekan değişir ama hikaye hep aynı kalır. Ulema arasına kin, hırs ve düşmanlık soktum. Bilimsel hayatın ilerlemesini ve temellendirilmesini engelledim. Kim Molla Lütfi gibi bir âlimin katledilmesini, çağının dünya üzerindeki en değerli uleması sayılacak insanların ihtiras yarışını veya Konstantinopolis Fatihi (Fatih Sulatan Mehmet) dedenin zehirlendiği şüphesini konuşsa benim ruhum azap duyacak.”

Günümüzün problemleri bu hikâyeye ne kadar da benziyor değil mi? Birileri din adına devleti ele geçirmeye çalışıp yüzlerce insanın kanına girdi. Birileri de kendi hırslarına yenik düşerek İslam’ı, dini, sünneti, hadisi çarpıtmaya devam ediyor. Maalesef kişiler, zaman ve mekân değişiyor ama hikâye hep aynı kalıyor!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir