“Babamı Sevmiyorum…”

Bazen bir kelime işitirsiniz duymak istemezsiniz, bazen de işitmek istersiniz ama bir türlü duyamazsınız onu. İşte bugün tam da böyle bir duyguyla karşı karşıya kaldığım gündü, daha doğrusu günün sonuydu…

Dünyada babalarını sevenler vardır bir de sevmeyenler. Ben bugün “babalarını sevmeyen insanlardan” yola çıkarak, babalar ve evlatlar üzerinde duracağım. Yıllarca biyolojik açıdan öğrenmiş olduğumuz “baba” kavramını, sosyolojik açıdan bir tülü öğrenemedik. Türk Dil Kurumu’nun bizlere öğrettiği baba kavramı: “Çocuğun dünyaya gelmesinde etken olan erkek ya da çocuğu olmuş erkek” anlamındaydı.

Buradan yola çıkarak önce istemeden duyduğum o cümleyi yazmak, ardından da ne halde olduğumuza dikkat çekmek istiyorum. Günün yorgunluğunun son saati, yani çalışanlar için mesai bitişi. Bizler de çalışan grubuna dâhil olduğumuz için aynı yorgunluğu hissedenlerdeniz. Yaklaşık yarım saat sürecek bir yolculuk yapmak üzere otobüse binip de otobüsteki tüm koltukların dolu olduğunu görerek yorgunluğu ikiye katlan yolcular gibiyiz. Basit hayal kırıklıklarının yaşandığı rutin hayatımızda, işitmek istemeyip de duymak zorunda kaldığınız bazı cümleler sizi daha büyük hayal kırıklığına uğratır. İşte o cümlelerden biri, önce beni ardından da yanımdaki arkadaşımı rahatız edecekti.

Her şeyin normal seyrinde devam ettiği dakikalarda boşalan koltuğa oturup elimdeki kitabın derinliklerine dalmışken, arkamdaki üniversiteli iki kız öğrenciden birinin “babamdan nefret ediyorum. Anneme söyledim boşanın diye.  Boşansınlar da kurtulsak…” cümleleri ile irkiliyorum.

Ben, “Baba” ve “Nefret” kelimelerini hiçbir zaman yan yana koyamazken, bugün bir evlattan duyduğum cümleler kulaklarımda zonkluyordu. Tabii ki o öğrencilerin yaşadıklarını, ailevi sorunlarını bilmiyoruz. Bunun yanın da şunu da biliyoruz ki çocuklarına sadece “Nüfus cüzdanı babalığı” yapanlar da var. Tam da yukarıda yazmış olduğum ‘baba’ kavramının tanımında olduğu gibi, onlar sadece “çocukları olan erkekler” olarak hayatlarını ikame ediyorlar.

Ancak şu bir gerçek ki sosyolojik olarak baktığımızda anne ve baba, aile yapısının temel taşlarıdır. Evliliğin ve ailenin nikâh ile atılan temelleri beraberinde büyük sorumlukları da getirir. Bugün, baba ile evlat ya da anne ile çocuk arasındaki kopukluk sosyolojik anlamda aile kurumunun zedelendiğine işarettir. İşte duymuş olduğum yukarıdaki o cümle beni hayretlere düşürürken, bir anda uzaklara dalıp gidiyordum. Daha otobüste iken, kaleme alacağım yazımın başlığını atmış; babamla olan ilişkimi gözden geçirip, onları sayfalarla buluşturuyordum.

Otobüs rampa aşağı inerken ben de çocukluğuma doğru yolculuk yapıp, babacığımın bizleri hangi şartlarda ve nasıl büyüttüğünü bir kez daha kavramaya çalışıyordum. Otobüsün girmiş olduğu virajlarda ben de hayata tutunduğum günleri yeniden yaşıyor ve babamın o şefkat ellerini öpüyordum. Duvar ustası olan babamın, nasır tutmuş elleriyle kafamı okşayıp, kirli sakalıyla yanaklarıma dokunup, ruhunun derinliklerinden gelen sevgiyle beni kucakladığı günleri özlemle hatırlıyorum. Bu duyguların tüm vücudumu kapsadığı anlarda kendimi, o cümleleri sarf edenlerin yerine koymak istedim ama ne mümkün! Ben babamın şefkatli ellerini ve sevgi dolu yüreğini düşünürken, arkamda oturanlar bir erkek arkadaşlarının evini dizip dizmediğini konuşmaya başlamışlardı bile!

Unutulanlar: Rüzgâr en çetin şekliyle esse bile insanlar yine de savrulmak yerine tutunmayı tercih etmelidirler!

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir