Aynadaki biz

İnsanoğlu yaratılış gereği benlik duygusuna sahiptir. Bu duygunun arkasında kendi varlığından haberdar olması, aidiyet kazandırma yatmaktadır. Benlik duygusu aynı zamanda arzın halifesi olan insanı diğerlerinden farklı kılan özelliklerden biridir.

Aynı benlik duygusu insana “Benim olsun, ben yapayım, ben geleyim, ben kazanayım, ben konuşayım, ben yöneteyim, ben idare edeyim, ben söz sahibi olayım…” gibi istemleri eyleme döktürüyor. Asıl mesele de burada başlıyor.

Yakındıklarımız, övündüklerimiz, iftihar ettiklerimiz, eleştirdiklerimiz, beklentilerimiz, şahit olduklarımız, kısacası yaşamımız aynadaki bizi gösteriyor. Hani bir tartışma yaşanırken en çok başvurduğumuz ‘Dön de aynaya bak’ sözü var ya işte bu söz aslında bizleri bir anlamda muhasebe yapmaya sevk ediyor.

Aynaya bakmak sadece fiziksel özelliklerin dışa vurumu değil, aynı zamanda insanın kendisiyle bir muhasebe yapmasını, vicdanını dinlemesini sağlar. Aynaya bakan bir yüz; “Kimdim? Kim oldum? Nasıl oldum? Nereye gidiyorum? Neleri yapıyorum? Nelerle uğraşıyorum? Nelerden şikâyet ediyorum?” gibi onlarca soru ile karşı karşıya kalabilir.

Aynada samimiyetinizi, dürüstlüğünüzü, ciddiyetinizi ya da öfkenizi, sevimsizliğinizi, art niyetinizi, egonuzu görebilirsiniz. Kendimizi görmek için, bilmek için aynaya bakmakta fayda vardır. Bizim meslekte aynanın ayrı bir yeri de vardır.

TV muhabirliği için ilk antrenmanlar ayna karşısında başlar. Tecrübe kazanmak için ustaları, haberleri takip etmenin yanı sıra, bir de ayna karşısında kendi kendine konuşma, anons çekme, bilgi aktarma, mikrofon tutma ve duruş sergileme pratikleri yapılır. Kısacası kendinizi hazırlar ve kendinize çeki düzen verirsiniz.

Aynalar her sabah umulmadık anda çıkıyor karşımıza, kesiyor yolumuzu, bakıyor yüzümüze dimdik. İlk günaydını belki aynaya, her akşam ilk elvedayı belki yine aynaya söylüyoruz. Bulunduğumuz mevkide, konumda, iş yerinde, kamu kurumunda, özel sektörde, evimizde, sokakta kısacası hayatın her alanında, yaptıklarımız bizi bir ayna ile yüzleştirebilir. İşte o an Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi “Yakalandık ve kelepçelendik” diyoruz. Sevaplarımız, günahlarımız, hatalarınız, doğrularımız birer birer bize yansır. Bizi biz yapanlar, bizi biz olmaktan alıkoyanlar birer ulvi mahkeme gibi durur karşınızda. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle “Aynalar ki sessiz anlatır bizi, Maziye karışan günlerimizi… Bizden iyi tanır aynalar bizi…”

Eğer haktan, hukuktan, adaletten, liyakatten, ehliyetten, helalden, israftan, torpilden, haramdan, adam kayırmacılıktan, haksızlığa uğramaktan bahsediyorsak… Bunların aksine hakkı tutup kaldırmak yerine hakkı çiğneyip, hukuku tanımıyor, adaletten uzak yaşıyor, ehliyet ve liyakati unutuyor, israfta sınır tanımıyor, torpili referans ile yumuşatıp, haramı ‘kâr payı’ kabul edip, adam kayırmayı ‘benim ekibim’ görüp, haksızlığı ‘şartlar böyle gerektiriyor’ diye geçiştiriyorsak “Olur mu dünyaya indirsem kepenk” demek artık nafile!

Aynalar bazen olur bize vicdan, bazen zindan, bazen gölge, bazen mahkeme, bazen de suratımızda bir imza.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir