Aslında ‘yabancı’ değiliz…

Mavi gökyüzünün altında yürüyüp, emrimize lütfedilen arza sığmadığımız bir yaşam sürüyoruz. Hep daha fazlası, hep ben düşüncesi sürükleyip götürüyor yaşayıp da farkına varamadıklarımıza… Birbirimize ‘yabancı’ gözüyle bakıp, kardeşçe yaşamayı unutuyoruz. Oysa hiç de yabancı değilmişiz diyebiliyoruz…

Bahar mevsimiyle gelen neşeyi duymaya başladık. Öyle bir telaşa kapıldık ki geride unuttuklarımızı hatırlayamaz olduk. Gökyüzü ve uçurumun birbirine kenetlenmiş olduğunu fark edemedik. Renkler ve denizlerin birbirine karışan güzelliklerini göremedik. Hakkı ve sorumluluğu yerine getirilmemiş mutlulukların hayali ile gelişen meraklara dalıp, başımıza işler açtık… Ne istediğimizi bil(e)medik. Aslında ne istediğini bilmek, belki de başarının yarısı olacaktır. Ne istediğimizi bilip, birlikte yaşamayı öğrenemedik…

Tarihler 13 Mayıs 2010’u gösteriyor. Eskişehir’e gitmek için metroya binip tren garına giderek bilet alıyorum. Gar’ın kalabalığı, insanların o telaş halleri hafızama kazınıyor… Tren geliyor ve biletimde yazılı olan koltuğa oturuyorum. Bir grup öğrenci (liseli olduklarını öğrendim) bulunduğum vagona geliyor.

-Ağabey, siz yanlış yerde oturuyorsunuz galiba?

-Hayır, biletimde “8 C” yazıyor, yanlış değil.

-Ama bizim biletler 7’den 14’e kadar…

-Benimkinde de 8 yazıyor… Biletiniz var mı?

-Var, ağabey.

-Kimde?

-Hocamızda?

-Hocanız nerede?

-Neyse, ağabey yabancı değilsiniz, oturun.

-Beni tanıyor musunuz?

-Yok,

-Peki, nereden biliyorsunuz yabancı olmadığımı?

-Sözün gelişi ağabey…

Teşekkür edip, gülüyorum…

Çocukların gönlü hoş olsun diye başka bir vagona geçiyorum. Orada boş olan herhangi bir koltuğa oturup, Eskişehir’e kadar, Mehmet Önal’ın “Kırlangıçlar Dünyası” adlı romanını okuyarak yolculuğumu tamamlıyorum. Ankara’nın kalabalığından bir an olsun kurutulduğuma seviniyorum. Eskişehir Gar’ına indikten kısa bir süre sonra arkadaşım yanıma geliyor. Hal hatır derken, başlıyoruz günlük planımıza.

Gar’dan yürüyerek Eskişehir’in sakin caddelerinden geçiyoruz. Anadolu Üniversitesi’ne gidip, bol miktarda ağacın ve çimlerin yer aldığı kampusu ve birkaç fakülteyi gezme fırsatımız oluyor. Tramvaya binerek üniversiteden ayrılıp Kent Park’a,  oradan da Odun Pazarı evlerine gidiyoruz. Tramvaydan inip, yolu karşıdan karşıya geçerken 50’li yaşlarda bir kadınla erkeğin tartışmasına tanık oluyorum. Kadın;

-Vursana hadi! diye bağırıyor. Erkek de elini kaldırıyor “ya bela mısın?” diyerek bir taraftan da kadını ittiriyor. Mesele ne peki? Yoldan geçme meselesi. Bebeklerin utangaçlıklarını o an yüzümde hissediyorum. Hani yukarıda lise öğrencisi bir gencin bana “Neyse, ağabey yabancı değilsiniz, oturun.”dediği gibi, sokakta da “buyurun siz geçin, bu yol hepimizin” desek ne olur? Birbirimize karşı yabancı olmadığımızı göstersek olmaz mı?

Birbirimize yabancı olmadığımızı; fakat yabancılaştırıldığımızı fark ederek, Odun Pazarı evlerini geziyoruz. Daha sonra, Adalar’a gitmek için yine tramvaya biniyoruz. Küçük dere sesleri ile dolu masallar gibiydi teknelere binenlerin gülüşleri. İnsanlar, bir karanlık ikindinin sonunda yerlerini arıyorlar. Kim nereye isterse oraya gidecek. Bizler de öğlen yemeği için bir restoranda oturup karnımızı doyuruyoruz.

Geriye, gezecek birkaç yerimiz daha kalıyor. Önce, Osman Gazi Üniversitesi’ne ardından da Dumlupınar Yurdu’na gidiyoruz. Sebepsiz hüzünleri takip eden coşkulara burada kısa bir mola vereceğiz. Öğrenci yurdunun önünden geçerken bir anda yolu kaplayan bir grup erkek ve kız öğrenciyle karşılaşıyoruz. Mesafemiz yaklaşık yüz metre. Tebdili mekânda ferahlık vardır diyerek oradan uzaklaşmak istiyoruz. Otobüs durağına doğru yürürken bağrışmalar başlıyor. Geriye döndüğümde yurda baskın yapan bir gençlik manzarasıyla karşı karşıyayız.

Olayı anlamaya çalışırken, ortam iyice geriliyor. Bizler de Gar’a gitmek için oradan ayrılıyoruz. Tramvaydayken arkadaşımın telefonu çalıyor ve yurttaki kavga gündeme geliyor. Kavganın ‘Ülkücü gençler tarafından çıktığı’ haberini alıyorum. Peki, sebep neymiş? Yurda baskın yapan gruptan birilerini dövmüşler. Bu grup da kavganın rövanşını almak için yurda baskın yapıyor. Daha sonra polis geliyor, bıçaklar çekiliyor. Grubu dağıtmak için polisler havaya ateş açıyorlar… vs.

Bir tepeden seyredince canhıraş (kulak tırmalayan) içinde bir kalabalık var. Renkler ve denizlerin birbirine karıştığı bir âlemde, neyin kavgasını yapıyoruz? Gökyüzü ve uçurumun birbirine kenetlendiği bir dünyada niçin rahat bulamıyoruz? Bunlar devam ettikçe acı çekeriz, acı çektikçe de iki uçlu âlemde gider geliriz. Ve şu yabancı olmadığımız âlemde yaptıklarımızla yaşadıklarımızın farkına asla varamayız.

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir