Akdeniz’in ısınan suları Türkiye’yi nasıl etkileyecek?

Baştan belirtelim ki Türk dış politikası eleştirilirken hedefteki isim olan Dışişleri Bakan’ı Ahmet Davutoğlu yıpratılmaya çalışılıyor. Bunun temel nedeni de Türkiye’nin başta Suriye, İran ve İsrail politikasıdır.

Geçmişte bu ülkelerle olan ilişkilerimizle şu an gelinen nokta arasında tabiri caizse uçurum kadar fark var. Özellikle Suriye ile. Başbakan Erdoğan ile Esed’in ailece görüşmeleri, o samimi kareler yerini şimdi “parmak sallama”ya bıraktı. Türk hükümetinin planlamış olduğu “Komşularla sıfır sorun” politikası Suriye’nin “işine yaramadı” ve “Arap Baharı” ile Esed de kendi gücünü yeniden toplayarak meydan okumaya başladı.

Türkiye ile devam eden gerilim uçak düşürülmesi ile iyice alevlendi. Yine hedefe Ahmet Davutoğlu koyuldu. Aslında Türkiye dış politikada zor olanı seçti. Onu da geçen gün Fehmi Koru çok güzel özetlemişti. “Türkiye de Ak Parti hükümetiyle birlikte zor yolu seçti; kestirme yöntemler yerine ‘yumuşak güç’ kullanan bir ülke olmayı yeğledi. Yararını da gördü; bugünün krizli dünyasında mallarımızı daha önce adlarını bile bilmediğimiz çeşitli ülkelere ihraç edebiliyorsak, bu, ‘yumuşak güç’ itibarı sayesindedir. Libya’da gereksiz bir sapma yaşandı, Suriye zihinleri büsbütün karıştırdı. Ancak son açıklamalarından, sert konuşsa bile, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun gönlünün ‘yumuşak güç’ görünümünü korumaktan yana olduğu anlaşılıyor.”

Evet, Libya olayında sapma yaşandı, önce “NATO’nun ne işi var” dendi, sonra “destek” verildi. Suriye olayında ise “Ne oldu da bu hale geldik?” sorusu sorularak zihinlerdeki karışıklığa çözüm aranıyor. Son günlerde Akdeniz’in ısınan sularını da göz önünde bulundurduğumuzda Davutoğlu’nun, “yumuşak güç” görünümünü korumak istemesine karşın içinde bulunulan durumun aciliyet gerektirdiği için, “sert gücü”n devreye sokulmak istendiğini görüyoruz. Çünkü Suriye yönetimi, iktidarı kaybetmekten korkuyor.

Hatırlayalım, 1982 Hama katliamında baskı politikalarının esas gerekçesini rejimin iktidarı kaybetme korkusu oluşturuyordu. İşte baba Hafız Esed’in yerine gelen oğul Beşar Esed’in babasının yolunu takip edip etmeyeceği merak edilmişti. Halkın ekmeğine demokrasi, insan hakları, açılım gibi yağlar sürülse de bu böyle devam etmedi ve oğul Esed, babasının “baskıcı mirasını” devam ettirmeye karar verdi. Zaman ilerledikçe ülke içinde rejimin uyguladığı baskı politikaları katliamlarla devam ederken, ülke dışında da gerek muhalefet gerekse dış güçler, Suriye üzerinde hesap yapmaya başladı. İşte bugün o hesabın görülmeye çalışıldığı gündür.

 Bu durumda Suriye’ye destek veren İran ve Rusya’nın bölgede kendileri için planladıkları alanların etkisini göz ardı etmemek lazım. Ve Suriye’yi destekleyen ülkeler bununla da sınırlı değil. Tabii Rusya’nın “oyunlarını” da iyi izlemek gerek. Savaş gemileri harekete geçti bile. Rusya’nın Suriye’ye silah satışının durdurulduğu söyleniyor. Hemen sevinmeyelim çünkü Rusya satışın hepsini durduracak kadar “acemi” değil. Suriye meselesi, İsrail’in tutumu ve bölgedeki doğalgaz paylaşımı Akdeniz’in hararetini yükseltiyor. Tabii bunların merkezinde ise takdir edersiniz ki Türkiye var. Eleştirilen Türk dış politikası çerçevesinde geriye şu kalıyor:  Suriye’nin geleceğine kimler hükmedecek ve Rusya’nın bölgede varlığını oluşturma çabaları ile İsrail’in Türkiye karşıtı politikaları ülkemizi nasıl etkileyecek? Türkiye bu durumda “yumuşak gücü” mü kullanmalı yoksa “sert güce” mi başvurmalı?

Akdeniz’in ısınan suları Türkiye’yi nasıl etkileyecek?

Baştan belirtelim ki Türk dış politikası eleştirilirken hedefteki isim olan Dışişleri Bakan’ı Ahmet Davutoğlu yıpratılmaya çalışılıyor. Bunun temel nedeni de Türkiye’nin başta Suriye, İran ve İsrail politikasıdır.

Geçmişte bu ülkelerle olan ilişkilerimizle şu an gelinen nokta arasında tabiri caizse uçurum kadar fark var. Özellikle Suriye ile. Başbakan Erdoğan ile Esed’in ailece görüşmeleri, o samimi kareler yerini şimdi “parmak sallama”ya bıraktı. Türk hükümetinin planlamış olduğu “Komşularla sıfır sorun” politikası Suriye’nin “işine yaramadı” ve “Arap Baharı” ile Esed de kendi gücünü yeniden toplayarak meydan okumaya başladı.

Türkiye ile devam eden gerilim uçak düşürülmesi ile iyice alevlendi. Yine hedefe Ahmet Davutoğlu koyuldu. Aslında Türkiye dış politikada zor olanı seçti. Onu da geçen gün Fehmi Koru çok güzel özetlemişti. “Türkiye de Ak Parti hükümetiyle birlikte zor yolu seçti; kestirme yöntemler yerine ‘yumuşak güç’ kullanan bir ülke olmayı yeğledi. Yararını da gördü; bugünün krizli dünyasında mallarımızı daha önce adlarını bile bilmediğimiz çeşitli ülkelere ihraç edebiliyorsak, bu, ‘yumuşak güç’ itibarı sayesindedir. Libya’da gereksiz bir sapma yaşandı, Suriye zihinleri büsbütün karıştırdı. Ancak son açıklamalarından, sert konuşsa bile, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun gönlünün ‘yumuşak güç’ görünümünü korumaktan yana olduğu anlaşılıyor.”

Evet, Libya olayınsa sapma yaşandı, önce NATO’nun ne işi var dendi, sonra destek verildi. Suriye olayında ise “Ne oldu da bu hale geldik?” sorusu sorularak zihinlerdeki karışıklığa çözüm aranıyor. Son günlerde Akdeniz’in ısınan sularını da göz önünde bulundurduğumuzda Davutoğlu’nun, “yumuşak güç” görünümünü korumak istemesine karşın içinde bulunulan durumun aciliyet gerektirdiği için, “sert gücü”n devreye sokulmak istendiğini görüyoruz. Çünkü Suriye yönetimi, iktidarı kaybetmekten korkuyor.

Hatırlayalım, 1982 Hama katliamında baskı politikalarının esas gerekçesini rejimin iktidarı kaybetme korkusu oluşturuyordu. İşte baba Hafız Esed’in yerine gelen oğul Beşar Esed’in babasının yolunu takip edip etmeyeceği merak edilmişti. Halkın ekmeğine demokrasi, insan hakları, açılım gibi yağlar sürülse de bu böyle devam etmedi ve oğul Esed, babasının “baskıcı mirasını” devam ettirmeye karar verdi. Zaman ilerledikçe ülke içinde rejimin uyguladığı baskı politikaları katliamlarla devam ederken, ülke dışında da gerek muhalefet gerekse dış güçler, Suriye üzerinde hesap yapmaya başladı. İşte bugün o hesabın görülmeye çalışıldığı gündür.

 Bu durumda Suriye’ye destek veren İran ve Rusya’nın bölgede kendileri için planladıkları alanların etkisini göz ardı etmemek lazım. Ve Suriye’yi destekleyen ülkeler bununla da sınırlı değil. Tabii Rusya’nın “oyunlarını” da iyi izlemek gerek. Savaş gemileri harekete geçti bile. Rusya’nın Suriye’ye silah satışının durdurulduğu söyleniyor. Hemen sevinmeyelim çünkü Rusya satışın hepsini durduracak kadar “acemi” değil. Suriye meselesi, İsrail’in tutumu ve bölgedeki doğalgaz paylaşımı Akdeniz’in hararetini yükseltiyor. Tabii bunların merkezinde ise takdir edersiniz ki Türkiye var. Eleştirilen Türk dış politikası çerçevesinde geriye şu kalıyor:  Suriye’nin geleceğine kimler hükmedecek ve Rusya’nın bölgede varlığını oluşturma çabaları ile İsrail’in Türkiye karşıtı politikaları ülkemizi nasıl etkileyecek? Türkiye bu durumda “yumuşak gücü” mü kullanmalı yoksa “sert güce” mi başvurmalı?

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir