+65 Yaş yasağını yanlış mı anladık?

Korona virüs korkusu öyle bir hal aldı ki sokakta gördüğümüz her bir ihtiyarı potansiyel “hasta” ilan edip, onlara bu şekilde davranır olduk. 21 Mart Cumartesi saat 24.00’dan itibaren yurt genelinde “Hastalığa karşı dirençleri daha zayıf olan ihtiyarları korumak için” 65 yaş ve üstündeki vatandaşlara sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Bu ilan birçoğumuz tarafından yanlış anlaşıldı ve birçok şey de bundan sonra başladı. Hepimizi rencide eden görüntüler sosyal medyada, TV ekranlarında, WhatsApp gruplarında dolaşır oldu.

Bu sürece nasıl gelindi? 65 yaş üstü vatandaşlar için sokağa çıkma yasağı/kısıtlaması ilan edilince bir anda “İhtiyar avına” çıkıldı. Yaşlıların kimi bilmeden, kimi mücbir sebepten kimi de ısrarla sokağa çıkmaya devam etti. Bu durum karşısında önce belediyeler (sanki buralarda sadece ihtiyarlar oturuyormuş gibi) harekete geçip bankları sökmeye başladı. Bu da yetmedi sökülemeyen banklarda oturmakta ısrar eden ihtiyarları kargatulumba kaldırıp araçlara bindirdiler.

Salgının ne olduğunu, yasağın kendileri için neden ilan edildiğini henüz anla(ya)mamışken, bir ihtiyarın oturduğu bankın sökülmesinin, altından taburesinin alınmasının onda oluşturduğu tahribatı düşünebiliyor musunuz? Bu tahribat yetmezmiş gibi bu defa akıllı telefonları kullanan ve akletme yetisi olan insanlar; sokaklarda, caddelerde, apartman önlerindeki yaşlıların videolarını, fotoğraflarını alenen veya gizlice çekip sosyal medyada paylaşımlar yaptı. Bunu da daha fazla beğeni almak, takipçi kazanmak ve “gülüşme malzemesi” oluşturmak için meziyet zannettiler.

Bazı duyarsız kişilerin davranışları karşısında incinen ihtiyarlar, kendilerini bir anda “hastalığı yayan kişiler” olarak algılamaya ve psikolojik çöküntü yaşamaya başladı. Oysa biz biliyoruz ki insanlar toplum halinde yaşarlar. Bu hepimiz için doğal ve zorunlu ihtiyaçtır. Bireyi toplumdan “koparmak” zordur.  İhtiyarlar bizim için hastalığın “kaynağı” değil; bilakis omlar eli öpülesi, hürmete değer, dualarıyla, tecrübeleriyle bizlere güç veren, bizi ayakta tutan “seçilmiş” birer fanidir. Bu süreçte omlara daha özenli bir dil ve daha saygın bir davranış sergilenmeliydi.

Bizler “Küçüklerine merhamet gözü ile bakan, büyüklerine hürmet eden” bir anlayışın mensuplarıyız. Bakınız 98 yaşında vefat eden babaannem için yazdığım bir yazıdan örnekle anlatmaya çalışayım ihtiyarlarımızı: “Kendine ve çevresine olan faydası O’nun en büyük üretkenliğiydi… Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “İstanbul Şiiri”ne uyarlayarak anlatmak gerekirse seni. Evimizin içinde bir oda, odada babaannem. Odanın içinde bir ayna, aynada babaannem. Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık(!). Bir yanda O, bir yanda biz, orada babaannem. Annemin dili, babamın dili, Irgatoğulları’nın hanım efendisi, can dilimizi konuşan canım babaannem…

İhtiyarlar bir mercek gibidir, bizlere dünyanın binlerce yıllık mirasını dualarında toplayan… Bir dünya kadar kocaman, bir su damlası kadar ufak, bir rüzgâr gibi saf, narin ve bir çocuk gibi kırılgandır… (2010)”

Onlar gözyaşlarını mücevher gibi saklar herkesten (Ankara Keçiören’deki videosu çekilen İhsan Amca’nın ve Zonguldak’taki teyzenin gözyaşlarını hatırlayın). Yürekleri dağ gibi, vakurla bakarlar etrafa. Onlar dün gibi ciddi ve yarınlar gibi ağırbaşlıdırlar. Onlar gözlerinin içiyle güler, gönülden kucak açarlar herkese.

Çocukluğumuzu ve çocuklarımızı emanet ettiğimiz büyülü bir yuvadır onların yanı. Huzur, güven ve macera bahşeden bir perspektiftir onların mekânı. Annemizin, babamızın dilidir onların dili. Hani şair diyor ya: “Fark etmeli./ Eşref-i mahlukat (yaratılmışların en güzeli) olduğunu/ Fark etmeli./ Ve ona göre yaşamalı./ Gülün hemen dibindeki dikeni, dikenin hemen yanı başındaki gülü,/ Fark etmeli.”

Hastalıklar, krizler, zorluklar, yoksulluklar bize fark ettirmeli insanlığımızı. Bireysel hayat, dijital toplum yolunda ilerleyen dünyada kendi öz değerlerimizden kopamayız. Eğer koparsak tıpkı bir salgın karşısında panikleyerek yaşlılarını ölüme terk eden “medeniyetin beşiği(!)” dediğimiz Batı gibi oluruz! +65 yaş yasağını yanlış mı anladık, ne dersiniz?

Blog İçerik Telif Hakları Adem Yavuz IRGATOĞLU'a Aittir